25 Ocak 2012 Çarşamba

Askim ATINA


Atina, Milano'dan sonra en çok seyahat ettiğim ve manevi olarak da benim için fazlasıyla kıymetli bir Avrupa şehri; zira en sevdiğim ve hayatta kendimi en özgür hissettiğim arkadaşlarım Efie ve Stellios (Stellios Aegina Adası ağırlıklı olsa da...). rk-Yunan dostluğunun nefis bir örneği olduğumuzu söyleriz hep birbirimize, haksız da sayılmayız diye düşünüyorum.

Geçtiğimiz hafta bir arkadaşım, antik dönem ile ilgili büyüyeyici bulduğum Atina şehri için tavsiyeler isteyince, ben de kendime "neden bunca zamandır detaylı bir Atina postu yapmadın ki?" diye sordum ve Atina'yı etraflıca gezmek isteyecekler için keyifli bir kaynak yazmaya koyuldum.

Sanırım Atina'ya giden herkes şehri gezmeye öncelikle ünlü meydan Syntagma'dan başlayacaktır. Bu meydanı şehrin merkezi olarak düşünebilirsiniz. Son zamanlarda (2012-2013 dönemi) yaşanan iç karışıklıklar nedeniyle haberlerde de sıkça gördüğümüz Parlamento binaları bu meydanda bulunuyor. Burada turistik olarak görülmesi gereken en önemli aktivite Parlamento önündeki askerlerin nöbet değişimi. Değişim, savaşa gidip dönmemiş askerler için yapılmış olan anıt yazısının önünde ve düzenli olarak her saat başı yapılıyor. Yani, günde 24 kez. Ayrıca pazar günleri sabah saatlerinde resmi törenli değişim yapılıyor, aklınızda olsun.

Syntagma Meydanı'nın dünyaca ünlü oteli Hotel Grande Bretagne, ikonik Acropolis manzaralı teras barı ve de restoranı ile şehirde aperitivo almak ya da bütçenize uygunsa bir akşam yemeği için nefis bir adres.

Parlamento binasının hemen arkasında şehrin varlığından gurur duyduğu harika bir parkı bulunuyor. İsmi, National Garden olarak geçiyor. İçinde bir gölü de bulunan parkta sabah yürüyüşleri yapabilir ya da gün içinde parkın enfes doğası içinde gönlünüzce dolaşabilirsiniz. Özellikle bir öneri isterseniz, ana girişte bulunan Güneş Saati ve parkın içine dikilmeden evvel bitkilerin ekilip denemelerin yapıldığı kış bahçesini mutlaka görmenizi önerebilirim. (Park sonrası da Olympian Zeus tapınağını gezebilirsiniz.)

Syntagma Meydanı'nda sırtınızı Parlamento binasına doğru verirseniz, karşınıza çıkan cadde; Ermou Street. Bu cadde üzerinde fiyatları ortalama kalan markaların mağazalarını görebilirsiniz. Ayrıca sokak satıcıları, ressamlar ve kendi halinde küçük butikler de caddeye yayılmış durumdalar. Caddenin sonu, ünlü Monastraki bölgesine bağlanıyor. Monastraki tarihi Roma forum alanının sınırlarında bulunan ve günümüzde kafe, restoran ve hediyelik eşya butikleriyle çevrelenmiş bir semt. Ermou Street'in hemen sonunda bir küçük Bizans kilise göreceksiniz. İsmi Kapnikarea ve 11.yy'dan kaldığı tahmin ediliyor. Hiç içine girmediğim ama itiraf etmek gerekirse kapılarında bol bol fotoğraf çekindiğim bir kilise kendisi. Kim bilir belki de bir sonraki seyahatte içine de bir merhaba derim. 


Monastraki, Plaka bölgesinin hemen yanında kalıyor. Bazı sokaklarında kafanızı kaldırdığınız an muhteşem Acropolis manzarasını görebileceğiz, restoranlarla dolu bir bölge burası. Pazar günü burada kurulan bit pazarını ilginiz dahilindeyse notlarınıza ekleyebilirsiniz. Şehirleri kendi şehrimize benzetme klişesinden yola çıkarsak; Monastraki aslında bizim Sultanahmet'imiz olarak tanımlanabilir. Kendisini ya çok sever ya da nefret edersiniz. Monastraki geceleri de fazlasıyla hareketli bir bölge. Yunanlıların pek ünlü Souvlaki'sini denemek için bu bölgede bolca alternatif bulabilirsiniz. Efie, şehir yerlisi olarak senelerdir Souvlaki yemek icin Savvas Restaurant'i tercih eder ama Thanasis de çok eski ve ünlü bir adrestir. Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki; Souvlaki'yi en salaşından, en lüksüne dek birçok farklı büfe ve restoranda yemiş olmama rağmen tam olarak sevebildiğimi söyleyemem. Evet, et konusunda da enfes örnekleri var Yunanistan şehirlerinin ve de adalarının ama yine Yunan demek deniz ürünü ve meze demek benim için. O yüzden de Klimataria Tavern hemen şurada ve belki de şehrin en eski tavernalarından birine örnek olarak bulunsun isterim. Ayrıca Hard Rock Cafe tutkunlarına da bilgi olsun; kafeniz bu semtte bulunuyor... 



Psiri; Monastraki Meydanı'na çok yakın, eski ve biraz da pis görüntüsüyle kaos hissi hiç eksilmeyen ama şehrin en pitoresk bölgelerinden biri benim için. Bu sokaklarda vakit geçirmek, galerilerinde dolanmak büyük bir keyif ama asıl Psiri sonrası yavaş yavaş Acropolis'e doğru yaklaşmak sanırım en sevdiğim şey! Ayrıca şehrin bu bölümündeki mekanlarda akşamlar da çok sosyal anlamda lezzetli geçiyor. Eski zamanlarda tam bir Teksas havasında olan semtin son yıllarda kazandığı bu keyifli hal ve tavır kesinlikle çok yaşanası...

Ayrıca semtin tatlı pastanesi Nancy's Sweet Home da kesinlikle ıskalanmaması gereken bir adres olarak notlarınızda olsun.




Atina şehrinde "Antik Yunan tarihi ve mitolojik geziler" yapılacaklar listesinin ilk maddesi olabilir; zira batı medeniyetindeki en eski yerleşim ve eski dünyanın en entelektüel adresi olarak şehirde yapılacak daha iyi bir aktivite hakikaten düşünemiyorum.

Düşünsenize belki de Sokrates'in ya da Platon'un daha evvel yürüdüğü bir sokaktasınız. Bence bu his aşırı heyecan verici!

Dünyanın en ünlü ve en önemli simge yapılarından biri olan ve bir uçurum kenarını adeta taçlandıran Unesco Dünya Mirası Acropolis, hakikaten muazzam bir güzellik! Oldukça büyük bir alanda konumlanmış olan yapının çevresinde amfi tiyatrolar, forum alanları ve tapınaklar bulunuyor. Parthenon; Acropolis'in en yüksek noktasını kaplayan, M.Ö. 438 yılında inşa edildiği bilinen ve Tanrıça Athena'ya adanmış antik dünyanın en görkemli tapığı. ErechtheionAcropolis içinde M.Ö. 421-406 yılları arasında inşa edildiği düşünülen tapınak. Özellikle sundurma gibi algılanabilecek kısmı benim kişisel favorim. Hiç anlamadığım bir şekilde; tapınakta görünen heykellerin originallerinin beş adedi Akropolis Müzesi'ndeyken bir adet heykel British Museum'da.. Temple of Athena Nike; Acropolis'in yükseltilmiş bir kayalığında konumlanmış ve M.Ö.420 yılından kalmış bir İyon tapınağı. Zamanında Persler tarafından zarar görmüş olsa da günümüze ulaşmış olması hakikaten insanı mutlu ediyor. Tapınağın original parçalarını Acropolis Müzesi'nde görebilirsiniz. Dionysus TheatreAkropolis'in kayalık bir yamacında bulunuyor ve Avrupa tiyatrosunun da temeli kabul ediliyor. M.Ö.4.yy.

Temple of Zeus; ismi Olympeion olarak da geçen ve tanrıların kralı Zeus'a adanmış muazzam bir tapınak. 700 yıl gibi bir sürede inşa edildiği biliniyor. Ne yazık ki Zeus Tapınağı zarar görüp tamamı günümüze ulaşmamış bir yapı, ancak yine de kesinlikle es geçilmeden detaylıca incelenmeli. The Ancient Agora; Antik Atina'nın kalbi sayılırmış. Hem pazar yeri hem de bir sivil ve ticari merkez olarak düşünebilirsiniz kendisini. Geniş bir alan olduğundan rehber edinmek ya da detaylıca bir araştırma yaparak gezilesi bir yapılar topluluğu diyebiliriz buraya. Bu alandan çıkmış eserler için yapılan; Museum of the Ancient Agora'yı da eğer vaktiniz varsa ziyaret edebilirsiniz. Temple of Hephasteus da şehrin kesinlikle es geçilmemeli tapınaklardan biri; zira eğer yanlış bir bilgi değilse kendisi antik zamandan günümüze ulaşan en iyi korunmuş tapınak kabul ediliyor. Yapımı M.Ö.5.yy. Odeon of Herodes Atticusbir konser izlemeyi hayal ettiğim antik tiyatroların başlarında geliyor; zira kendisi Roma Dönemi boyunca konser salonu olarak kullanılmış bir yapı. Çok geç bulunmuş, restore edilerek şehre armağan edilmiş ve hali hazırda akustik gücü sayesinde konser salonu olarak da kullanılıyor.

Bunca yıldır şehre gidiyoruz hala görmediğimiz tarihi noktalar da yok değil. Panathenaic Stadium mesela hala görmediğim ama Alpico doğduktan sonra onunla görelim diye ertelediğim yerlerden biri. Zamanında1896 Olimpiyat Oyunları'nda da kullanılmış stadyum tamamen mermerden yapılmış enteresan ve kendine has bir örnekmiş. Görülecekler listemizde hala tiklenmemiş bir diğer yapı ise; şehrin bir miktar dışında kalan Temple of Poseidon. Adı üzerinde denizlerin tanrısı Poseidon'a adanmış tapınak Panathenaic gibi tamamen mermerden yapılmış. Gün batım zamanları o sütunlara yansıyan renklerin güzelliğini anlatır arkadaşlarım. Dilerim kendisini de Alpico ile beraber tanıyacağım.

Acropolis Museum ve National Archeological Museum için her şehir ziyaretinde vakit ayrılabilir diyebilirim; zira her birinde başka bir bilgi edineceğiz ve de ayrı bir keyif alacağınız süphesiz. Arkeoloji Müzesi onlarca odadan ve Neolitik dönemden Mısır'a, Roma'ya kadar her antik çağ medeniyetinden eserler barındırıyor. En güzeli de müze içindeki her eser kronolojik sırada düzenlenmiş durumda. Bu anlamda da gezmek, eserleri ve dönemleri anlamak çok kolay oluyor. Favorim; M.Ö.16.yy'dan günümüze ulaşmış bir cenaze maskesi olan Agamemnon Maskesi. Tüyler ürpertici ama nefis bir dünya mirası diye düşünüyorum. Acropolis Müzesi kalıntılar üzerine inşa edildiğinden zemin katında genelde ya cam panellerde yürüyorsunuz ya da açık alanda geziyorsunuz. Erechtheion, Propylaea Geçidi ve Temple of Athena Nike müzenin en ilgi çekici ve yine kronolojik olarak takip edebileceğiniz önemli eserleri. Ayrıca Roma ve erken Hristiyanlık dönemine ait eserleri de müze içinde takip edebilirsiniz. Parthenon heykellerinin tanıtıldığı videoyu izlemenizi ve tapınaklardan alınan heykelleri es geçmemenizi özellikle öneririm. Bu arada müze sonrası keyifli de bir yemek molası vermek isterseniz; Acropolis Museum Restaurant manzara bonusuyla tavsiye edilir bir adres.

Eğer bu iki müze size fazla gelmez ise Benaki Museum adı altında toplanan şehrin önemli müzelerini de gezmenizi ve Yunan kültürünün geçmişini ve günümüz zamanlarını da incelemenizi öneririm. (Kurtuluş Savaşı zamanlarından resim, silah ve belgeler de bulunuyor) Ama mutlaka müzelerin açık oldukları günleri ve saatleri kontrol etmenizi öneririm; zira bazı binalar haftanın yalnızca birkaç günü açık oluyor.

Kocaman bir ova içinde heybetli bir tepesi var şehrin. İsmi Lycabettus ve kendisi şehrin en yüksek noktası oluyor. Birçok sokak ve teras restoran/bardan izlenen ikonik Acropolis manzarası sonrası şehrin ikinci ikonik manzarası bu tepe olabilir diye düşünüyorum. Tepeyi şehirden izlemenin yanında, tepe üzerinden de şehre bakmanın enfes olduğunu bilin. Akropolis'i bu tepeden izlerken, hava açık ise Pire semalarını dahi görebiliyorsunuz. Aslında bu tepe için "şehri 360 derece panoromik izlenme noktası" diyebiliriz. Ulaşmak için dilerseniz yürüyebilir, dilerseniz de teleferik kullanabilirsiniz. Tepede bulunan restoran Orizontes'i biz deneyimlemedik ama manzara bonusu ve lezzet konusundaki iddiası ile keyif alacağınız bir akşam ya da gün batımı vakti geçirebilirsiniz.



Plaka, Acropolis'in hemen yamacında kalan tavernalar ve kafelerin olduğu geniş ve fazlasıyla turistik bölgeye deniyor. Diğer yandan da, Atina'nin en eski yerleşim bölgesi ve bana göre de Plaka'nın resmen bir ruhu var! Seyahatlerimizde bazen klişe noktalarda bambaşka tatlar bulurum ben ve Atina özellikle de Plaka bu anlamda beni en çok tatmin eden semtlerden biri diyebilirim. Neoklasik binaları, daracık sokakları, bir anda karşınıza çıkan begonvillerle kaplı sokakları ve karmaşası yanında her seyahatte bir başka gastronomik deneyim sunan mekanlarıyla da Plaka sokaklarında doyasıya ve defalarca dolaşmanızı öneririm.

En iyi Acropolis manzarası için 360 Cocktail Bar'ı özellikle notlarınıza eklemek istiyorum. Son yılllarda şehrin en iyi barlarından biri kabul ediliyor kendisi. Ciel Athens'in roof barı Akro ise; Efie'nin önerisiyle iyi bir gastrobar örneği olarak ve yine Acropolis ve Lycabettus manzara bonusuyla notlarınızda olabilir.




Şehrin bizim Nisantaşı'mız olarak benzetebileceğimiz yeri Kolonaki. Bu bölgenin ana meydanı da Filikis Eterias Squire ve buradaki en ünlü kafe de Da Capo. Self servis bir işletme kendisi ama hakikaten yerliler için pek önemli bir uğrak noktasıdır denebilir. Yunan değil de Fransız havası alacağınız Da Capo'da mutlaka kendinize bir kahve içimlik zaman ayırın derim. Meydana yakın Loukianou Street'te havalı bir rock bar; Rock n Roll Bar bulunuyor. Şehrin kaliteli müzk mekanlarından biri kendisi. Biz de Efie ile gecelerimizi bu barda sonlandırmayı çok seviyoruz. Kolonaki'de ara sokaklar da çok canlı bir hayata sahip. Aslında deneyimlediğimiz onca mekan içinde iyi bir burgerci olan Jackson Hall, havalı Armani Cafe ve gerçekten lezzetlerini çok sevdiğimiz Prytaneio ne yazık ki kriz günlerine karşı duramayıp kapandılar.

Skoufa Street irili ufaklı onlarca cafe ile dolu. Özellikle akşamları bir dolu bar ve gece kulubu seçeneğiniz (yine çokça mekan kapatılmış olsa da) var bu sokakta. Big Apple, Skoufaki, Passepartout gibi.

Alış-veriş konusu Kolonaki'de daha çok; Patriarhou ve Pedestrianised Tsakalof caddelerinde yapılabilir ama ara sokaklarda da hem giyim hem de ev dekoru üzerine enfes butikler var. 



Glyfada ve Vouliagmeni bölgelerini şehrin Bağdat Caddesi (Glyfada) ve Boğaz hattı (Vouliagmeni) gibi düşünebilirsiniz. Her iki bölge de merkezden 20 dakika kadar uzakta kalıyorlar.

Glyfada'da semtinde en ünlü cadde Metaxa Street olsa da cafeler daha çok Zissimopolou Street üzerinde bulunuyor. Bu arada benim favorim kesinlikle Metaxa Street üzerindeki Opus. (Opus, bayıldığımız Yunanlı sanatçı Antonis Remos'un mekanı. Kendisini bugüne dek orada görmüş değiliz) Mekan kafe-restoran olarak sevilesi ama geceleri de kulup kısmı iddiali partiler düzenliyor. Bir Yunan tavernası olan ve Stellios ile her Atina buluşmamızda ziyaret ettiğimiz Sardelaki ise semtin bize göre en keyifli balık-meze mekanlarından biri ayrıca da senelerdir asla kalitesinden ve lezzetinden ödün vermediler.

Vouliagmeni, marinası ve plajlarıyla ünlü olması yanında mekanlarıyla da çok tercih edilen ve son yıllarda hızla gelişen bir bölge. Deniz manzaralı En Plo gastrobar kriterlerinde oldukça başarılı bir işletme ve kriz sonrası hala ayakta olması büyük bir şans; zira deneyimlediğimiz birçok mekanı yeniden kontrol ettiğimde kapandıklarını görmek üzücü.. :(

Bu arada "Atina'da denize girilir mi?" sorusunun da yanıtını hemen vermek istiyorum; zira yukarıda bahsettiğim iki bölgeyi deniz için de merkez kabul edebilirsiniz. Glyfada'nin bir alt caddesi bizim Caddebostan'ımız gibi birçok semti kapsayan upuzun bir sahil şeridine sahip. Bu şerit üzerinde onlarca plaj işletmesi bulunuyor. Tüm günü bu plajlarda ve aradığınız Yunan lezzerlerine kolayca ulaşarak geçirebiliyorsunuz. Yalnızca arayacağınız o enfes Ege Denizi'ne sahip olmadıklarını bilin yeter. Bu sahil şeridinin Vouliagmeni tarafı işletme anlamında bir çıta daha yüksek diyebilirim. ;)



Şehrin en modern semtlerinden biri de Gazi bölgesi. Yine bol bol kafe, restoran ve bar bulunuyor bu semtte de. Yunanlıların en sevdikleri şey dışarıda yemek olduğundan Gazi de diğer bölgeler gibi akşamları müthiş kalabalık oluyor, özellikle de yaz akşamları yenen yemekler sabahları bulan eğlencelere bağlanıyor. Metro'nun Keramikos istasyonundan Gazi'nin direkt kalbine ulaşabiliyorsunuz. Voutadon ve Persefonis caddelerinde gönlünüze göre barlar bulabilirsiniz. Burada bizim favorimiz Gazi College.

Gelelim Pireus ve can'ım Microlimano'ya. Hiç lafı uzatmayacağım; bana göre Pire'de detaylı gezilecek ya da gezmeye pek değer bir taraf hakikaten yok. En azından bunca yıldır benim deneyimim bu. O nedenle Pire'yi daha çok adalara seyahat öncesi uğrayıp soluklandığımız bir geçiş noktası olarak düşünürüz biz ya da erken saatli feribotlarda bir gece bu çevrede konaklar sabah da erkenden limana ineriz. Bu yüzden Pire'de vakit geçirmek yerine kendisine pek yakın olan Mikrolimano'ya doğru uzanmak her zaman tercihimiz ve size de aynını tavsiye ederim.

Mikrolimano, bizim Kalamış kıyılarızı andırıyor. Sırayla dizilmiş restoran, cafe ve barların bulunduğu bir minik cadde kendisi. Mekanlar cidden çok keyifli dekore edilmişler ve de içlerinde lezzet çıtası gerçekten yüksek olanlar var. Aklımda kalan adreslerden "Bahaliko" aşırı kozy dekoru ile çok sevdirmisti bize kendini ama sonra krize karşı duramayıp kapandığını öğrendik ve üzüldük. Bahaliko dışında bu limanda önereceğim en iyi adres; Varoulko Seaside. Marina ve tekne manzaralarına karşı uzo-balık keyfi yapıp, mezeleri klasik Yunan sunumundan ziyade bir şef restoranı mantığıyla deneyimlemek isterseniz kendisi kesinlikle çok çok iyi bir tavsiye.

Hazır Microlimano'ya gitmişken Pasalimani denen bölgeyi de gezinize dahil edebilirsiniz. Deniz kenarında tatlı bir semt burası ve yeni yeni açılmaya başlayan kafe restoranlarıyla da gelecek vadediyor. Bu mekanlardan Belle Amie kesinlikle dekoru ile bizi aşırı mutlu edenlerden olurken, lezzeti ile de şaşırtmadı..  








Atina'yı duygusal bağımdan öte, başlı başına bir deneyim olduğunu düşündüğümden çok seviyor ve hiç olmazsa bir tam gün ve gecemizi her Atina üzerinden gidilecek yaz tatili destinasyonlarımızın planlarına ekliyorum. 

Şehre yaz aylarında gidecekseniz (ki aslında en sıkı turist dönemi de sıcağa rağmen Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları) sıcakları da hesaba katarak şehirden çok hızlıca ülkenin muhteşem adalarına kaçmanızı öneririm ki en ideali de budur. Ancak, bahar aylarında Atina'da olursanız şehrin tarihini ve de sokaklarını gezmeye doyum olmaz diye düşünüyorum. Bu nedenle de detaylı bir Atina gezisi için illaki şehre dört gün ayırmanızı öneririm. 

Revize bilgi; Haziran 2019 itibariyle Çeşme-Atina arası feribot seferleri de başlamış durumda. Yaklaşık yedi saatlik bir yolculuk ile ister yaya ister araçlı olarak seyahat etmeniz mümkün. Yalnızca, yanaştığı liman Pire değil de daha küçük bir liman olan Lavio. Bu limandan adalara geçiş imkanınız var, özellikle de Kiklad Adaları'nın tatlı şeçenekleri olduğunu söyleyebilirim..

Yunanistan'ın Pire, Lavrio ya da Rafina limanlarından gidilebilecek ada postları;
PAROS
NAXOS
ANDROS
MYKONOS 1 (ulaşım ve plajlar)
MYKONOS 2 (lezzet ve eğlence)
AEGINA
AEGINA VE NIKOS KAZANCAKIS
HYDRA
HYDRA'DAN MACERALI DÖNÜŞ
SPETSES

ATİNA'dan ana kara üzerinde alternatif road trip noktaları;
CORINTH
LOUTRAKI
NAFPLION
EPIDAVROS
MOMENVASIA

İpsala Sınır Kapısı sonrası seyahat edilebilecek ada ve ana kara noktaları;
THASSOS
SELANIK
METEORA
PARGA
PAXOS VE ANTIPAXOS

BODRUM'da yakın Yunan Adaları;
KOS

sevgiler
lulu 
x

20 Ocak 2012 Cuma

FLORANSA


Hayatımın en güzel anlarıydı hamile olduğum günler. Rahat bir hamilelik dönemi geçirdiğimden seyahatlerimiz de hiç hız kesmemişti. 

Venedik postu ile başladığım "hamilelik günleri seyahat anıları"na Rönesans güzeli Floransa ile devam edelim istiyorum. Biraz o seyahat, biraz diğeri ve bir diğeri şeklinde harmanlayarak anlatacağım şehri dilim döndüğünce.. 

Floransa, İtalya'nın en sevdiğim şehirlerinden biri. Ne Milano kadar havalı ve burnu büyük ne de Roma kadar sıcakkanlı bir şehir Floransa, ancak tam da ikisinin ortasında bir tavırda ve bence çok çok tadında. Ayrıca kültürel ve tarihi olarak da İtalya'nın ve hatta dünyanın en tatmin edici şehirlerinden biri. Düşünsenize; Dante, Michelangelo, Donatello, Raphael ve daha niceleri var bu şehrin tarihinde... Diğer yandan bir de Toskana bölgesinin başkenti olarak Toskana'nın muazzam doğasına açılan bir kapı gibi kabul ediliyor ve bu tüm bu hali ile kesinlikle çok seviliyor.

Michelangelo Tepesi'nden gözümüze değen o enfes köprüler ve şehir görüntüsü şehrin mimari açıdan tek bir karede dahi güzelliğini ön plana çıkartmaya yetiyor bana kalırsa. Hatta gördüğüm en etkileyici şehir manzarası da bu dersem sanırım şu ana dek edindiğim deneyimlerdeki hiçbir şehre ihanet etmiş olmam. (Prag, sen de çok başkaydın ama burası bir Rönesans şehri ve ben bir Rönesans aşığıyım, bunu lütfen görmezden gelme.) Bu arada şehirden tepeye doğru giden yokuşu bol yol yorucu ama şehirde Toskana havası solumak için güzel bir alternatif denebilir.

 


T A R İ H   -   S A N A T

Floransa Katedrali'ne Duomo dendiğinde aklıma hep Milano gelse de Floransa Duomo'yu elbette çok seviyorum. Kendisinden bahsedildiğinde de hep Cosimo de'Medici'ye şükran duyuyorum. Cosimo'nun büyük bir tutkuyla katedralin tamamlanmasını istediğini ve bu yolda yaşadığı zorlukları -daha çok kubbesinin tamamlanması esnasında- Rönesans Dönemine dair ilgisi olan herkes ucundan kıyısından biliyordur diye düşünüyorum. Elbette bu şükran duygusunda Rönesans'in ilk mimar ve mühendisi sayılan Brunelleschi'nin de adı geçmiyor değil; zira Brunelleschi ortaya çıkan katedralin tamamından daha da zor bir kubbe hediye etmişti insanlığa. Floransa Duomo Katedrali'nde cephe her ne kadar sanatsal bir şov gibi görünse de iç kısmı dışının tam aksine oldukça sadedir. Ama kubbe bölümüne gelince başınızı yukarı kaldırıp o enfes detayları bakıp, gördüklerinize hayran kalırsınız. Beni bu yapıda en çok etkileyen de bu detaylı kubbe bölümüdür. Fresklerle kaplı kubbenin bir yerinde "ECCE HOMO" yani ”işte insan” yazılıdır ve o noktaya saatlerce bakma isteği uyandırır insanın içinde.. Eski şehrin tam merkezindeki bu güzeller güzeli yapının Medici'lerden kalmış bir mücevher olduğunu varsayıyoruz biz sevgiliyle. Çevresindeki Ortaçağ izleri taşıyan yapılar arasında renkli mermerleriyle adeta ışıldıyor diye düşünürüz. Hakikaten öyle değil mi?

Hemen katedralin yanında olan ve genelde onun bir uzantısı olarak görünen (dış cephesindeki mermerlerin renk benzerliği nedeniyle) Giotto'nun Çan Kulesi (Giotto 's Campanile) aslında ayrı bir tarihi yapıdır ve hakikaten esaslı da bir Floransa Gotik mimari örneği kabul edilir. Turistik bir aktivite olsa da Floransa ve aslında daha çok Duomo'nun manzarasını fotoğraflamak için de (eğer 400 küsür merdiven çıkmayı göze alırsanız) enfes bir noktadır; zira kule Duomo'nun kubbesinden bir miktar daha uzundur.

Yine katedralden bağımsız olan ama sanki onun uzantısıymış gibi algılanan Baptistery of St. John da şehrin önemli dini yapılarından biri. Biz şehirdeyken çylesi kalabalıktı ki bu yapının içine girmeyi es geçmiştik sevgiliyle ama biliyorum ki fresk kaplı tavanı mutlaka görülesi bir değerdir ve dilerim yeniden şehre gittiğimde görülecektir... 


Santa Croce, şehrin bir diğer davetkar dini yapılarından. Merdivenlerini koşarak çıktığımı hatırlıyorum gördüğümde. Hatta önünde, akşam yapılacak olan Dante dinletisinin hazırlığı vardı o gün, pek keyifli bir manzaraydı etrafta olup bitenleri izlemek.. Yine Duomo ile benzer mermerlerin kullanıldığı bir yapıdır Santo Croce ve Rönesans dahileri Galileo, Michelangelo ve Machiavelli'nin mezarlarına da ev sahipliği yapar.

Bu arada bir detay; Santa Croce'nin de bulunduğu Piazza di Santa Croce'de meydan isminin yazılı olduğu duvar üzerinde tarihi not bulunur. 1557 ve 1966 yıllarında yaşanan ve felaket olarak tanımlanan su taşkını hakkında bir nottur bu ve görülmelidir.. Bu meydanda bir de Dante Alighieri Anıtı'na mutlaka bir selam edilmelidir. :)


Basilica di San Lorenzoşehre Medici ailesi sayesinde kazandırılmış bir diğer tarihi yapı. Mimarisindeki farklılıkla şehirdeki diğer dini yapılardan ayrılır ve Duomo kadar olmasa da o da dev bir kubbeye sahiptir. Duvar ve tavanlarındaki fresk ve heykeller dışında Medici ailesinin de büyük bir bölümünün mezarıdır bu tarihi yapı. O nedenle içindeki şapele gidip inancımızla kendilerine teşekkür etmek bence bir insanlık görevi sayılabilir...

Church of Santa Maria Novella; Floransa'da uluslararası bir havalimanı olmadığından şehrin en kalabalık ve biraz da karmaşık yeri olan tren istasyonunun hemen önünde bulunur. Dış cephe olarak Santa Croce ve Duomo tarzında yapılmış bir yapı olduğundan şaşkınlık yaşatmıyor gördüğünüzde belki ama içi hakikaten bir harika. Özellikle içindeki şapelleri ve ayrıntılı freskleri mutlaka görmenizi isterim. Yanlış not almadıysam Botticelli imzası da var kilise içindeki duvar ve tavan boyamalarında.

San Miniato al Monte; şehre uzak bir tepenin üzerinde bulunan ama bence fantastik de bir ön cepheye sahip bir kilise örneği. Açıkçası ön cephesinin güzelliğini hatırlıyorum net olarak; zira diğerlerinden farlıydı ama içine dair hiç fikrim yok hatırımda kalan... (Seneler evvel tur şirketi ile yaptığımız ilk İtalya turumuzda tanışmıştık kendisiyle, iyi ki de tanışmışız; zira müzeler arasında yeterince yorulmuşken hamile göbeğimle zor olurdu bu kilisenin peşine düşmem.)

Bu şehirde doyamadığım ve doyamayacağım ne çok şey var aslında. Köprüler ama özellikle de İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanmaya dahi kıyılamadığı söylenen Ponte Vecchio bunlardan biri.  (O denli vahşi bir insan türünün köprüyü bilinçli olarak koruduğuna inanmam da zor) Bir bakıma pis -hatta yerli halkın fareli dediği- Arno Nehri'ne gölgesinin muazzam güzel yansıdığı Vecchio Köprüsü, bambaşka bir güzelliğe sahip. İçinden geçmek ayrı, diğer köprülerden kendisine bakmak ayrı keyif hakikaten. İçinden yürürken birden üç kemerli bir balkon ile sizi karşılayan köprü için küçük bir tavsiye; köprünün hemen yanındaki uzun koridor Corridoio Vasariano'dan da kendisine bakmanızı öneririm. Bu yapı, yine tatlı Cosimo'cuğumuzun isteğiyle saraylar arasındaki bağlantıyı ve geçişi sağlamak için yapılmış.



Palazzo Vecchio ve hemen önünde duran can'ımız David için (saldırılar sonrası şu an bir replika olsa da "O" bir David)  şehrin simge yapısı denebilir. Bir dönem belediye binası görevini de görmüş kare şeklinde ve biraz da kale hissi uyandıran bir görüntüye sahip bir yapı. Kendi kadar ünlü kulesi Torre di Arnolfo ise zamanında zindan olarak da kullanılmış, ben de izlediğim belgesellerden hatırlıyorum bu detayı.

Müzeler içinde "mutlaka" listesinde bulunan Museo di Palazzo Vecchio şehirde sanat izini süreceklerin mutlaka notlarında olmalı diye düşünüyorum. Her odası görülesi ve çözülememiş sırlarla dolu olan müzenin girişindeki Donatello replikaları (Marzocco ve Judith and Holofernes) da şehrin önemli ve es geçilmemeli tarihi detayları olarak not edilebilir.

Salone dei Cinquecento, Palazzo Vecchio içindeki kıymetli ve fresklerle kaplı dev bir salon. Bu salonda şehir konseyi toplanırmış 1400'lü yılların sonunda. Salonun bugün gördüğümüz muazzam freskleri dışında, hala gizemini koruyan ve dahası Leonardo tarafından yapıldığı iddia edilen bir kayıp freskinden bahsediyorlar. Varlığı kanıtlanamayan bu freske dair (şu anki fresklerin altında olduğu iddia ediliyor) bilinen tek şey de Leonardo'nun ardında bıraktığı taslaklar. Salonun tavanı ise; Cosimo'nun hayatındaki önemli dönemleri resmediyor ve bir bakıma onun şehir için ne kadar önemli bir isim olduğunu da kanıtliyor. Dahi Michelangelo'nun The Genius of Victory heykelini de salonda yakından görebiliyorsunuz. Muazzam!

Palazzo Vecchio'nun da bulunduğu Piazza della Signoria şehirde en çok yolunuzun düşeceği meydan olur muhtemelen. Meydanın bir yanında Neptün Çeşmesi, diğer yanında da geniş kemerleri ve içlerindeki heykelleriyle hemen ilginizi çekecek Loggia dei Lanzi bulunuyor.


Uffizi Palace and Gallery sanırım her Floransa seyahatinde ziyaret etmek isteyeceğim, sanat ruhumu besleyen ve belki de beni sanata yakın durmam için en çok besleyen müze diyebilirim. İçi, Rönesans koleksiyonlarını oluşturan sanatçıların muazzam eserleri ile dolu müze yine canımız Medici ailesinin bir hatırası. Çok görülesi, her bir parça önünde saatler harcanası bir sanat ortamı diyebilirim rahatlıkla. (Botticelli'nin Primevera'sı ve Meryem'in taç giyme töreni, Michelangelo'nun Kutsal Aile tablosu, Tiziano'nun Venus of Urbino'su yanında; kuzey Rönesans'ından, Rönesans'a bir tepki olarak doğan Maniyerizm'den ya da Barok dönemden de birçok örnek bulunuyor müzede) Pazartesi hariç ziyaret edilebiliyor ve her ayın ilk pazar günü de girişler ücretsiz oluyor. Değerlendirilebilir bir avantaj bu elbette.

Tatlı Michelangelo'cuğumuzun David'ini yakınen inceleyebileceğimiz (elbette daha başka eserlerini de) Galleria dell'Accademia gibi enfes bir sanat müzesi daha bulunuyor şehirde. Popülerliğinden asla şikayet etmediğim, aksine dünyanın en tanınmış heykeli olmasıyla gururlandığım bu nefes kesici dünya mirası hakikaten her santimiyle doyasıya incelenmeli diye inanıyorum.

Palazzo Pitti, sanırım şehrin en büyük müzesi olarak not edilebilir ve belki de bir tam gün kendisine ayrılabilir. (Özellikle de detaylı incelemeler için..) Müze, içinde yine muazzam Rönasans eserlerinin yer aldığı birçok farklı galeri odalarından oluşan hakikaten büyük ve yorucu bir kompleks. Simetrik dış cephe binasının önündeki büyükçe zemine oturuverip dinlendiğimi ve D vitamini takviyesi aldığımı ama daha sonra gölge olsun diye elimde notlarımla yorgunluktan bitik bir şekilde duvarına yaslandığımı ve neredeyse bir şekerleme de yaptığımı hatırlarım kendisine dair....


Sanata dur dediğimiz noktada sanırım konuşmamız gereken şey belki moda ama daha çok da lezzet oluyor Floransa'da. Tüm bu müzeler, kiliseler arasında dolanırken hızlıca ne yemeliyiz derseniz, Toskana sandvicine ne dersiniz diye sorarlar size. Fratellini'de sandviç yemek de sanırım şehrin "mutlaka" diye bahsedilebilecek adreslerinden biri. Tazecik ve kendi seçiminizle hazırlatabileceğiniz Toskana sandviçlerini, lokal bir kadeh şarap ile elinize alıp, sokaktaki kaldırımlara oturup keyifle yiyebilirsiniz.

Yine müzeler arası koştururken bir ara enerji durağı ararsanız şehrin ikonik Cafe Gilli'sine gitmeniz kaçınılmazdır. Çok turistik diyerek es geçilmemesi; Venedik'te Cafe Florian, Roma'da Cafe Greco ne ise Floransa'da da Gilli o diyerek denenmesi gerekli bir yer olarak not edebilirsiniz kendisini. 1733 yılından beri şehrin -tarihi değil de turistik açıdan- en bilinen meydanı Piazza Della Repubblica'da bulunan Gilli'de hem Floransa'nın günlük hayat akışını izleyip hem de kahvenizin yanında lezzetli tatlılar deneyebilirsiniz. (sabahları Gilli'de marocchino içmeye kahve içmeyen ve sevmeyen biri olsam da bayılmıştım)




Dondurma bu şehirde de tüm diğer İtalya şehirleri gibi vazgeçilmez bir lezzet. Fiorentina Steak şehrin ulusal yemeği kabul edilirse, dondurmayı da tatlısı olarak kabul edebiliriz bana kalırsa. En son seyahatte deneyimlediğimiz La Strega Nocciola hakikaten tavsiye edilesi bir adres olmuştu bizim için. Favorilerim de kırmızı greyfurt ve bitter çikolataydı diyebilirim.

Keyifli bir kokteyl adresi için alternatifiniz elbette çok fazla Floransa'da. O nedenle adresten öte ne içebiliriz sorusuna; Crema di Melone'u ekleyebilirim mutlulukla. Cardinal Melon gibi pek keyifli bir lezzete benzer bir tat kendisi.

Şehre dair ne yapmadım? Bir sonraki seyahatte neler yaparım? noktasında kendime bazı notlarım var elbette. Palazzo Pitti'ye bağlı Boboli Bahçeleri'ni mutlaka gezmek istiyorum mesela. San Miniato al Monte Kilisesi'ne yeniden gitmek ve iç fresklerini mutlaka incelemek istiyorum. Floransa’nın pek zarif bulunan müzesi Bargello'ya açıkçası hiç vakit ayırmadık seyahatlerimizde. Hele son seyahatte sanatın kıyısından bile geçmeden gönlümce yalnızca sokaklarda salınıp, yemek derdine düşmüştüm diyebilirim. O nedenle bu müzeye bir sonraki (dilerim Alpcan ile beraber) mutlaka uğrayacağim. Bu vesile ile hem Ortaçağ izlerini takip edeceğim binaya dair hem de Donatello'nun enfes bronz David'ine ayıracak yeterli vaktim olacak. 

Yine ve yine Via Tornabuoni ve ona paralel tüm sokakları salına salına gezer, mağaza vitrinlerine de mutlaka zaman ayırırdım diye düşünüyorum. Max Mara'nın mağazasına girip, üst kat tavanlarına da mutlaka yeniden bir merhaba derim sanırım. Ferragamo mağazasında sergilenen 1938 yılında "somewhere over the rainbow" ile çok kişiyi kendine aşık eden Judy Garland için hazırlanmış özel ayakkabıya da hala orada duruyorsa bir kez daha bakmak hoş olur.. Lezzet konusunda ise öyle çok ve çeşitli notlarım var ki, hangisine yetişebilirim inanın bilemiyorum..


Bu arada filmlerin izinde de gezmeye bayıldığım şehirde çok da bildiğim ve ezberime aldığım film yok ne yazik ki. Ama bildiğim bir film detayı var. Ridley Scott'un Hannibal filmine ilham veren seri cinayet hikayesi bu şehirde işlenen cinayetler olmuş. Bunun dışında zaten filmde de birçok önemli tarihi yapının içini, dışını görebilmiştik. Filmden de bir mekan tavsiyesi; Caffe Rivoire. (Adres: Piazza della Signoria 5)

Floransa, Alpcan'in oda dekorasyonu ve kıyafet alış-verişlerini  tamamladığımız şehir olarak da pek anlamlı bizim için. O yüzden buraya anı olsun niyetine ona aldığımız ilk pabucları da ekliyorum. Mis kokulu pembe ayaklarına çok yakışmıstı, hala da saklıyorum güzel duygula beraberinde....

Sevgiler
lulu
x


16 Ocak 2012 Pazartesi

AUDREY HEPBURN İZİNDE LUZERN


Donald Spoto'nun "Zarafet, Audrey Hepburn'un Hayatı" kitabını okuyorum bir süredir. Nefis bir biyografi örneği diye düşündüğüm kitabı bir yandan 2012 yılı kitap hedeflerim tutsun hissiyle hızlıca bitirmek isterken, diğer yandan da her cümlenin keyfini çıkartmak için yavaştan alıyorum..

Kitaptan, Hepburn'un ilk evliliğini 50'li yılların önemli yapımcılarından Mel Ferrer ile herkesten kaçarak gizlice Luzern'de yaptığını öğrenince aklım hemen 2009 yılı Eylül ayına doğru kaydı ve o doyumsuz İsviçre seyahatinde uçaktan iner inmez koştuğumuz Luzern günlerinin anılarına daldım...

Aslında bu kitap sonrası Luzern'de olsak; Hepburn'un izlerini takip eder, nikahının kıyıldığı belediye binasının önünde de birkaç dakika geçirir belki kitap elimde o satırları yeniden okurdum. Kilise merdivenlerinden inerken resimlenmiş Audrey'in başına taktığı o şirin çiçekleri ben de saçlarıma iliştirir, yüzüme de onun o masum gülüşünü eklerdim belki de. Ama en çok da onu anlamaya çalışırdım, biliyorum. Aşkı ve sadakati ararken yaptığı yanlışları, çektiği acıları, kararlarının ağırlığında ezilmiş oluşunu ama her şeye rağmen sahip olduğu çoçukları için duyduğu minneti.... 

Böyle anları kaçırdığımda galiba bir parça hüzünleniyorum.

Yeniden şehre yolumuz düşer mi bilemiyorum ama düşerse; bu düşleri gerçek kılmak çok hoş olurdu eminim. Hem, insanı yükselten bir dağ ve göl manzarasıyla adeta bir ressamın elinde özenle boyanmış hissi veren bir şehir bir nefeslik dahi olsa iyi gelmez mi? 

Gittik diyelim, neler yapacaksın Lulucum? 

 The Chapel Bridge -ki kendisi 1333 yılında tamamen ağaç kullanılarak yapılmış 204 mt.lik bir köprü ve diagonal biçimde Luzern sehrinin iki yakasını birbirine bağlıyor. Ayrıca da köprünün sonunda 43 mt.lik yüksek bir kule var yani Water Tower ve o da asla es geçilmemeli bir güzellik- üzerinde yine uzun uzun yürür, Reuss Nehri'ni seyre dalar, Musegg Mauer'in kulelerinden şehre doyasıya bakar, Michael Jackson'a ait olduğu varsayılan evin dogruluğunu biraz daha araştırır, o çok sevdiğim kafede bir kez daha otururdum...

Old Town sokaklarında yine salına salına dolanır, arnavut kaldırımlarıyla birbirine bağlanan sokaklarda o güpgüzel evleri yeniden inceler, göl kenarındaki mahallelerde gezinir ve ayaklarımız yürümekten yorulduğunda gölün kenarına ilişiverirdik sakince..

Günü mutlaka ama mutlaka Siegfried Rosengart'in şehre kazandırdığı ve sonraları da bilge kızı Angela'nın üzerine daha da fazla anlam katarak devam ettirdiği müzede noktalar; Chagall, Monet, Matissse gibi modern resim tarihinin örneklerine bir kez daha göz atardık. Daha önce bilgi dahilinde olmayan ama sonraları öğrenip seyahat notlarıma eklenen Wagner'in sanırım bir 6 yılını geçirdiği evini ve pianosunu da Tribschen semtine uğrayıp mutlak görürdüm, bundan da eminim.(Tam adı; Richard Wagner Museum)

The Lion Monument'un yeniden fotoğrafını çeker, daha önceki seyahatte sevmediğim fotoğraflar yerine yeni birkaç anı eklerdim. The Lion Monument eski bir kumtaşı ocağına oyulmuş bir aslan kabartması bu arada. Daha doğrusu bir anıt ve şehirde çok önemseniyor; zira aslan, Fransız Devrimi sırasında Tuileries Sarayı'ndaki Louis XVI'yı korumaya çalışırken öldürülen İsviçreli muhafızlerı temsil ediyor.

Daha önce postunu da yaptığım Glacier Garden'ı The Lion Monument'a uğramışken ve kendisine pek yaklaşmışken yeniden ziyaret ederdik elbette. Bu muhteşem serüveni Alpcan'a da yaşatmak çok hoşumuza giderdi, eminim.
Detay için link veriyorum hemen ;) Buyrunuz...

Hofkirche Lepdegar Kilisesi'ni de es geçmeyeceğimize neredeyse eminim. O seyahatte içindeki deftere tatlı bir not yazmıştık, kim bilir belki de o notu yeniden görür, kilise merdivenlerinden mutlu mutlu geri inerdik şehre. Bu arada ne güzel bir kiliseydi onu da hatırlıyorum. Ortaçağ öğeleri yanında, yeniden restore edildiği dönem nedeniyle Rönesans etkileri de okunabiliyordu mimarisinde. Gölün hemen kıyısındaki Jesuit Church'ü de es geçmezdik şüphesiz. Gözalıcı bir Barok tarzına sahipti kilise diye hatırlıyorum ama bu kez daha yakından incelerdim sanırım. İçindeki bir keşişe ait olduğu söylenen kıyafeti de resimlerdim belki mümkün olursa.

Mount Pilatus'a çıkıp o muazzam Alp ve göl manzaralarına da dalınca bence bu nefis şehri bir güzel içimize çekmiş olur, huzurla bir başka güzele doğru yola çıkabilirdik artık...

Ne güzel oldu bu kitabı okuyor olmak. Beni birkaç satırıyla alıp nerelere götürdü ve sonra da bir güzel -belki de- yapılması çok da uzak olmayacak bir yeni seyahate resmen hazırladı. Dilerim Luzern'i bir de Alpico yanımızdayken deneyimleriz.

sevgiler
lulu
x