13 Temmuz 2021 Salı

Pandemi psikolojisi ve CLUB MARVY

Selam!

Dünya tarihinin belki de en büyük psikolojik deneyinin içinde olmamız, kişisel olarak bana -eminim ki bir çoğunuza da- hala inanılmaz geliyor değil mi? Bu zamanları, ben kendi adıma mümkün olan en verimli şekliyle değerlendirmeye çabalıyor ve güven duygumun eksilmemesi için kendi doğrularımdan ve kararlarımdan şaşmamaya gayret ediyorum. Bu çabanın kolay olduğunu ise asla söyleyemem, zira Harvard Üniversitesi'nden yayınlanmış bir makalede de çok güzel ifade edildiği gibi; bu sürecin kişiler üzerinde bir dayanıklılık testi gibi algılanabileceğine benim de aklım yatmış durumda.. Yazıda nefis bir metafor da kullanılmış; "Dal, büküldüğünde bükülür, ama kırılmaz; bunun yerine geri yaylanır ve büyümeye devam eder."

Metafor hakikaten çok yerinde, ancak vücudumuzun ne tepki vereceğini kesinlikle bilemediğimiz bir virüs tehdidi, bu tehdidin sevdiklerimizi elimizden alabilme ihtimalinin getirdiği endişe, evlere kapanmış olmanın -ilk birkaç haftalık heyecan sonrası- getirdiği yalnızlık duygusu, ki özellikle de tek başına yaşayan ya da birliktelikleri halihazırda zedelenmiş çiftler için bu süreç yanında getirdiği belirsizlik beraberinde pek de kolay olmadı, hala da olamıyor..

Tüm bu sürece ekonomik kaygılar da eklendiğinde depresyona giren ya da çareyi antidepresan kullanmakta arayan insan sayısının da çok ciddi boyutlara ulaştığını sanırım siz de gözlemliyorsunuzdur.. Haberlerden ziyade insan kendi yakın çevresinde bile bu çareyi sıkça işitir oldu galiba.. 

Ben kişisel olarak dayanıklılığımı en önce uzun yıllardır devam eden meditasyon hayatıma ve bu sayede edindiğim bakış açıma borçluyum diyebilirim.. Bu nokta çok önemli, zira bu durum zaman içinde ailemi de etkisi altına alan nefis bir düşünce bulutuna dönüştü ve sanki kendi fanusumuzda yaşıyormuşcasına darbelerden mükemmel bir şekilde korunmamıza yardımcı oldu.. Netice evren bize özüne git, geleneksel olana dön ve biçeceğin günler gelene dek ekmeye devam et demiyor mu? Evimizin huzuru, birbirine her zaman alan açmış bir ilişkiye dahip olmanın rahatlığı ve Alpico'nun okul hayatındaki sorumluluk bilinci de bu süreci daha da kolay kıldı bizim hanemizde diyebilirim.. Evimize daha çok vakit ayırmayı hep istediğimizden, zorunluluk dahilinde bile olsa bunu başardık. Kendimize, hobilerimize, kitaplarımıza, bedenlerimize, filmlere (dizilere değil), belgesellere çok daha ve daha verimli zamanlar ayırdık.. 

Büyük şehirde yaşayan ve her tatil fırsatını şehirden kaçmak olarak gören şanssız azınlıktan olduğumuzdan, sanırım en zorlandığımız şey; ister kısa ister uzun olsun, lezzetini doyasıya çıkardığımız tatillerimizden uzak kalmak oldu.. İptal edilen uçak biletleri ve oteller çok tatsızdı elbette, ama önce sağlıktı, zaten kimsenin gözü de sağlık dışında bir şey görüyordu diyemem... 

19 Mart 2020 ve normalleşmeye başladığımız Haziran 2020 aylarına dek evimizden yürümek ve alışveriş yapmak dışında uzaklaşmadık. İlk normalleşme zamanları başladığında ise Bodrum'daki anne evi ve en güvenli yol olduğuna inandığımız tekne tatili dışında farklı bir seyahat planlaması yap(a)madık..

İkinci dalga ve ardından gelen kapanmalar sonrası 2021 yılına izole tatil arayışlarımızı hızlandırarak girdik tahmin edersiniz ki.. Buna önem verdik, zira belli ki daha uzun süre bu virüs gerçeği ile yaşayacaktık ve kendimize bu anlamda alternatifler yaratmamız şarttı.. Süreç uzadıkça, zorunlulukların canımızı sıkmaya başlaması pek ala muhtemeldi ve sosyalleşmeye -aşı takvimimiz belirsiz olsa da- ucundan kıyısından da olsa yaklaşmalıydık.   

Karavan deneyimimizi bir önceki postta anlatmıştım. Hakikaten bize nefes aldıran bir kısa tatil olmuştu. İkinci tatilimiz ise bir otel oldu..Hem de hayatı boyunca büyük otelleri sevmemiş ve mecburi durumlar dışında büyük otellerde konaklamayı tercih etmemiş bir çift için oldukça iddialı bir seçimle... 


Club Marvy açıldığı günden beri aklımın bir köşesinde olan, ve fakat yurt içinde tatil yapmayı pek tercih etmediğimizden bir türlü deneyimleme şansı bulamadığımız bir işletmeydi. Fırsat bu fırsat diyerek, henüz normalleşme de başlamadan ve kalabalıklar tatil yörelerine akın etmeden Marvy araştırmasına girdik. Mayıs ayı, Bey'in doğum gününü de içerdiğinden bize nefis bir bahar tatili fırsatı sunacak ve yazın yapacağımız muhtemel tatillere dek bünyemizi dengede tutabilecekti.. Çok zor karar verdik diyemem. Web sitesi görselleri ve alakart restoran avantajı sayeside bir hayli hızlı karar verebildik kendisi için.. İnsan bir işletmede Şemsa Denizsel ismini görünce zaten pek de fazla kafa yormak istemez diye düşünüyorum.. (Nişantaşı sakinleri ve Kantin sevenler beni anlar mutlaka)

Marvy beklentimin çok daha üzerinde bir büyüklüğe sahipti. Biraz korkmadık değil aslında, fakat bu büyüklük, hem Mayıs ayının getirisi hem de işletmenin %50 kapasite ile çalışması sayesinde daha da keyifli bir tatil deneyiminin yolunu açtı bizim için.. 



İşletmede +18 için ayrı konseptler hazırlanmıştı. İsterseniz çocuklu aile plajından da yararlanabiliyorsunuz elbette, ama çocuksuz olanların yeri daha çok +18 plajı oluyordu. Çocuklu olup bizim gibi kimseye zararı olmayan aileler ise iskele üzerinde takılabiliyordu. Ez azından bir genelde bunu tercih ettik.. Çok da keyifli dolu.. Açıkçası hem sakinlik hem de deniz anlamında da iskeleden girmek çok daha iyi bir karardı, zira Club Marvy, Özdere'de kendilerine ait bir koyda (Kesre Körfezi diye geçiyor) konumlanmış olsa da denizi mükemmeldi diyemem.. Suyun rengi biraz bulanık, sahili fazlasıyla sığ ve denizi -neredeyse- her daim dalgalı olduğundan, her ne kadar Alpcan dalgalarda aşırı eğlenmiş olsa da denize girmek büyük bir keyif vermiyordu.. Bu nedenle deniz için büyük beklentilerle Marvy rezervasyonu yapmanızı "nacizane" önermem.. Bu beklentiye girmezseniz, şüphesiz ki tatilden çok daha büyük bir keyif alırsınız diye inanıyorum..


Infinity Pool, yani Sonsuzluk Havuzu otelin en keyifli noktalarından biriydi diyebilirim. Misafir kapasitesinin sınırlı olması avantajıyla, güven duygumuzu yitirmeden havuza bile girebildik ki bunu hiç hesaba katmamıştık..

Engin Ege Denizi'ni bu havuzun içindeyken doyasıya izlediğimi ve zamandan ve mekandan bağımsız olarak biraz meditasyon, bol bol nefes çalışmasını burada yaptığımı, rüzgarı yüzümde hissetmeye doyamadığımı söyleyebilirim... Çok keyifliydi hakikaten..


Çocuklar için kocaman, yaş aralığı belirlenmiş ve belirli saat aralıklarında açılan aquaparkın olduğunu da ayrıca belirtmeliyim.. Alpcan hem arkadaş edindi bu sayede hem de baba-oğul çok eğlenceli dakikalar geçirdiler.. Eh bu anlar benim de kitabımla sessizliklere gömüldüğüm, hayır denmez zamanlarım oldu.. 

Çocuk demişken, aileler çocuklarını Kids Club'a da emanet edebiliyordu otelde ve yanılmıyorsam iki farklı yaş aralığında içerikli aktivitelerle çocuklara keyifli bir zaman yaratılıyordu.. Kesinlikle klasik büyük otellerin çocuk kulüplerinin görüntüleri gelmesin gözünüze... 




Yemeklerdeki özen, tek bir çeşidin bile "öylesine" yapılmamış olduğuna ikna olmak, gelen misafir çehresinin az çok ihtiyacımız olan seviyede seyretmesi (son yıllardaki bozulmayı kimse inkar edemez sanırım) ve otel personelinin adeta tatilimizi mükemmel hislerde tamamlamamız için yaptığı işbirliği bizi Marvy kararımızdan kesinle pişman etmedi.. Hatta aksine, sezonda olmasa da sezon öncesi ve sonları için nefis bir alternatif olarak daima aklımızda yer edeceğe benziyor..

Beş ayrı alakart restoranı vardı otelin. Michelin yıldızlı şef Cristina Bowerman'ın Buono Italiano restoranı dışındakiler ücretsizdiler, ancak hem +18 durumunu dikkate almak hem de yer kapasitesi açısından günlük olarak rezervasyon yapmak gerekiyordu.. Bu rezervasyonları da yine otelin aplikasyonu üzerinden yapabiliyordunuz. (Zorluk yaşarsanız, Marvy Assist'ten her an destek alabilirsiniz.)

Bu alakart restoranların her biri birbirinden farklı menülerle 5 ayrı gece 5 apayrı yemek deneyimi sunuyordu misafirlerine. Favorimiz gün batımı vakti gidip denizin yanı başına oturduğumuz İskele Meyhane'ydi diyebilirim. Ege lezzetlerine Şemsa'nın eli değmişti bir kere, nasıl olmasın? Yedi tane bar alternatifi ise şahane bir başka avantajdı otelde.. Yemek öncesi apritivosu için Luvi Bar ve imza kokteyllerine, ayrıca da müzik seçimlerine kesinlikle bayıldık..


Bu arada izolasyon konusunda bayıldığım bir uygulamaları da vardı bahsetmek istediğim. Plajlarda, havuz kenarlarındaki şezlonglarda ya da otel bünyesindeki barlarda barkod ve numara sistemi sayesinde siparişlerinizi kimseyle temas etmeden otelin kendi uygulaması üzerinden verebiliyor ve böylece "siparişim unutuldu", "garson beni görmedi" gibi durumlarla karşılaşmıyordunuz.. Son derece medeni bir uygulamaydı.. Umarım pandemi bitse de devam ederler bu uygulamaya..


Marvy Aktivity programı yine aplikasyon üzerinden ya da otelin belirli yerlerine konmuş panolardan takip edilmeli diye düşünüyorum.. Farklı farklı yoga seansları, fitness ve dans dersleri, meditasyon alanlarında yapılan grup çalışmaları ve sezonda verilen konserler bu panolardan yayınlanıyorlar ve tatilinizi renklendiriyorlar kesinlikle.. Açıkçası biz herhangi bir aktivite programına katılmadık, ancak sessizlik meditasyonunun yapılacağı yeri, otelin doğal florasını tanımak için yaptığımız uzun yürüyüşlerde görünce bu karardan biraz pişman olmadık diyemem.. 


"Aile Sanat Günü" adıyla bir rutin haline gelmiş müze ve galeri ziyaretlerimizi pandemi nedeniyle çok özlemişken Atelier Marvy bize ilaç gibi gelen bir aktivite oldu. İşletmenin sanat projelerini Ferhan İstanbullu yaptığından ortaya çıkan işler de son derece tatmin ediciydi haliyle.. Bizim seyahatimiz "Yeşilmişik" sergisinin açılış zamanına da denk geldiğinden, ailece çok keyifli birkaç saat geçirmemize vesile oldu..


Uzun lafın kısası; Marvy'i sevdik biz. Bir kere kendimizi asla güvensiz hissetmedik ki şu dönemde benim en önemsediğim duygu bu.. Bir hijyen sorunuyla da karşılaşmadık ki bu da pek sevindiriciydi. Kapalı alanlara odamız dışında pek girmedik. Yalnızca sabah kahvaltısı alakart olmadığından, terasta ve açık havada kahvaltı etmeden evvel ortak alandaki ana restoranın açık büfesinden yararlanmak için kapalı alana girmemiz gerekliydi. Ancak, restoran girişinde her maskesiz misafire nezaket içinde tek kullanımlık ve kişiye özel paketlenmiş maskeler dağılıyordu ve bu, başlı başına bir güven hissi veriyordu diğer misafirlere..  

İyi yemek, hatta çok iyi yemek, nitelikli kahve, imza kokteyller, güleryüzlü bir çalışan kadrosu ve insanın içini açan bir doğal flora eşliğinde geçen Marvy günlerimizi tavsiye ederim pek tabiki.. 

Sevgiler
Lulu
x



7 Haziran 2021 Pazartesi

KARAVAN TATİLİ


Selam,

İnsanın her türlü duruma ve ortama alışma kapasitesi ne kadar şaşırtıcı değil mi? Yalnızca filmlerde mümkün olabileceğini düşündüğümüz zamanlardan geçiyoruz.. Her şey son derece hızlı ve devinimsel... Korkuyla ve endişeyle başlayan günler kısmen de olsa sakinledi diyebiliriz. Ve artık içinde bulunduğumuz durum, bir bakımdan yaşam şeklimiz haline dönüşmeye başlamış bile olabilir.

Elbette yaşadığımız süreç hem maddi hem de manevi olarak güven duygularımızı sarsıp, aklımızı sınarken ve de sevdiklerimiz için gerçekten endişe etmenin ne demek olduğunu bize deneyimletirken, diğer yandan da doğanın ve de yaşamın tam olarak içinde olmanın ne denli kıymetli olduğunu da bize öğretti..

Bu anlamda, kendi içsel gelişimine odaklanan her bireyin bu günleri nefis pratiklerle ve olumlamalarla kendi hanesine artı olarak yazdığına eminim.. Öyle yapmışsanız ne mutlu size.. 

Seyahatlerimize gelirsem; onlar da epey kökten değişimler yaşadı bu süreçte.. Herkes izolasyonun en üst seviyede seyrettiği alternatiflerin peşinde dolanıyor doğal olarak.. Biz ise çekirdek aile olarak daha sakin ve daha az insanın bulunduğu yerlere seyahat etmeye daima meyilli olduğumuzdan bu anlamda çok sıkıntı yaşadık ya da yaşıyoruz diyemem.. O nedenle de yaratabildiğimiz birkaç güvenli tatil ortamı bizi yine mutlu etmeye devam ediyor.. Ancak bizi zorlayan kısım; sınırların kapalı olması nedeniyle aradığımız sakinliği yurt içinde bulmaya çabalamak dersem, yalan söylemiş olmam. Bu konuda o kadar tecrübesiziz ki; karar aşamasında, yakın çevremizden yaşam algısı bizimle paralel olan arkadaşlarımızın tecrübelerinden faydalanmaya önem veriyoruz..

KARAVAN, BİR KIŞ TATİLİ ALTERNATİFİ OLABİLİR Mİ? 

Pendemi zamanlarında kendimizi en güvenli hissettiğimiz tatil şekli kesinlikle tekne tatili olmuştu. Hala en güvenli ve izole yolun bu olduğuna inanıyorum. Özellikle de yaz aylarında... Kış ayları ise bu anlamda daha zorlayıcı bir karar süreci gerektiriyor, zira bir otele gitmek, hele hele de vaka sayıları yüksek seyrederken buna cesaret etmek en azından bizim için pek mümkün değil.. Mesela kayak yapan bir aile olmamıza rağmen, bu sene kayak tatilimizi hiç tereddütsüz es geçmek durumdaydık.

Ancak Bey'in hep aklında olan ve deneyimlemek istediği "karavan tatili" kış aylarında nefis bir alternatif oldu bizim için. Karavan genelde yaz aylarına eş düşen bir tatil şekli gibi dursa da, kış aylarına da uyarlanabileceğini size tatlı tatlı anlatmaya çalışacağım..

HANGİ KARAVAN?

Ocak ayı sonlarında, virüsün yaşattığı ikinci dalganın psikolojik ezilmişliği ile kıvranırken, her hafta sonu ülke çapında uygulanmaya başlanan karantina günlerini kısa bir tatil fikriyle renklendirmek istedik. Karavan kararımız ise, bu kısa tatili bir "deneyim" serüvenine dönüştürdü..

Sokağa çıkma yasağı nedeniyle, bir şirketten karavan kiralamak ve yolda olmak zaten mümkün olamayacağından, onun yerine seçimimizi Cunda'da bulunan Mola Otel'in Glamping alanındaki yerleşik karavanlardan birini kiralamaktan yana kullandık.

Mola, Cunda'nın merkezindeki otellerinden biri. İyi de bir işletme, ancak birçok Cunda oteli gibi denize kıyısı yok. Ve fakat, plaj olarak Milli Park alanı içinde bulunan Patriça Koyu'nda ayrı bir işletmesi daha bulunuyor. Karavanlar, bahar ve yaz dönemlerinde kurulan glamping çadırları deniz kenarındaki bu işletmenin hemen ardında bulunan zeytinliğe yayılmış durumda..


Mola Cunda'ya uğrayıp anahtarlarımızı teslim aldıktan sonra Milli Park içinden ve havanın da etkisiyle bir miktar zorlayıcı bir yoldan yaklaşık 20/25 dakikada karavanımızın olduğu araziye ulaştık. Bir otelden beklediğimiz tüm konfor, fotoğraflarda da gördüğümüz gibi karavanımızda bizi bekliyordu. Otel odası ile aralarındaki tek fark ise metrekaresiydi elbette.. Zaten bu işin felsefesi de bu dar alanda yaşayabilmeyi ve mutlu olmayı becerebilmekte saklı değil mi?

Aylardan Şubat olduğundan, glamping çadırları henüz bu zeytinlik üzerinde kurulu durumda değildi elbette. Birbirine yeterince uzakta olan üç yerleşik karavan ise ağaçlar arasından nefis bir görüntü sunuyordu.. Diğer karavanların birinde uzaktan tanıdığımız bir çift, diğerinde ise işletmenin kürek öğretmeni kalıyordu.. Günaydınlaşmalar, arada edilen kısa muhabbetler dışında her karavan oldukça izole, kendi merkezinde ve güven içindeydi..

Karavan içinde klima olduğu için ısınma konusunda bir sorun yaşamadık, hatta geceleri klimayı sık sık kapatma ihtiyacı hissettik bile diyebilirim. Gün içinde ise güneş öyle işimize yaradı ki; klimayı neredeyse hiç çalıştırmadık. Suyu, yerleşik bir karavanda olmamız nedeniyle kısıtlı olarak kullanmak zorunda değildik, ancak yine de bilinçli tüketim huyumuz nedeniyle mümkün olduğunca az kullanıp, kısa ama sıcacık duşlar alabildik. Tüm günün tatlı yorgunluğu sonrası o sıcak duş ve sıcak yatak nasıl iyi geliyordu anlatamam.... 

Etrafımızı zeytinlikler sarmalamışken, denizin kokusu burnumuza, sesi kulağımıza geliyorken, kuş sesleri ve gökyüzünün pastoral renkleriyle günü tamamlıyor ve dahası, dışarıda olduğumuz tüm anlarda maske takmıyorken ne kadar mutlu hissettiğimizi size tarif edebileceğimi sanmıyorum. Karavan tatili boyunca o anları yaşamanın ve orada ve yalnızca o anda bulunmanın tadına vardık diyebilirim..

Karavanımızdan çıkıp uzun uzun yürüyüşler yaptık ailece.. Doğa, patika yollar, yüzünü bizden üç gün boyunca esirgemeyen ve hatta denize ayaklarımızı bile sokmamızı sağlayan güneş, mevsim nedeniyle sık sık yürüyüşlerimizi maceraya dönüştüren çamur öbekleri ve sarılmaktan asla bıkmadığımız binlerce zeytin ağacı....

Doğa ile başbaşa nefis bir topraklama pratiği oldu bizim için bu tatil..








KARAVAN'a NASIL HAZIRLANDIK?

Mola'nın otelinde de daha evvel konaklamadığımızdan, karavan içindeki hijyen durumu bizim için bir soru işaretiydi, o nedenle tüm mutfak aracı ihtiyaçlarımızı kendi mutfağımızdan getirmeyi tercih ettik. İkea'nın meşhur kutuları sağolsun bu anlamda çok işimize yaradı. Alpico'nun legolarını geçici olarak evin muhtelif yerlerine yayıp, bu kutuları mutfak ihtiyaçlarımızı taşımak için kullandık. Bir kutu tabak/bardak/kadeh/tava/tencere gibi mutfak araçlarını, diğer kutu ise hazırlayacağımız pratik yemek ve kahvaltıların malzemelerini taşımamıza yetti. Açıkçası karavan içi malzemeler de son derece temiz ve düzenliydi, ama yine de bugün de gitsem yine malzemelerimizi kendim taşımayı tercih ederim..

Menü Oluşturma... 

Toplamda üç gece konaklayacaktık, ancak ilk gün yolda olmanın keyfine vara vara yolculuk edeceğimizden karavana geç bir saatte ulaşacak ve sıcak bir Chado çayı içip uyumaktan başka bir isteğimiz olmayacaktı.. O nedenle toplamda iki öğün öğle ve akşam ve üç öğün de sabah kahvaltısı menüsü hazırladık kendimize. Öğünlerin pratik tarifler olmasına dikkat ederken, sağlıklı beslenme disiplinimizden de uzaklaşmak istemedik elbette.. 

Karavanımızın önünde klasik, bank şeklindeki piknik masalarından vardı. Bu masada hem öğünlerimizi hem de güneşe karşı keyif yaparak kitap okuduğumuz saatlerimizi geçirdik.  

Kahvaltı ritüellerimizin iki sabahında, bir dilim ekşi maya ekmeği üzerine yumurta ve avokado koyarak güne pratik, ama vitamini ve minareli yerinde bir başlangıç yaptık. Son sabahımızda ise nohut mayası ve siyez unu ile yapılmış ekmeğimizle doyurucu bir tost hazırladık kendimize.. Dumanı tüten bir çayı içmenin keyfine ilk kez bu sabahlarda vardığımı söylersem gerçekten yalan olmaz. Yalnızca kahvaltılarda ve ağzı ıslansın diye çay veya kahve içen biri olduğumdan bu hissin gerçekten tadına vardım.. Yanında pek tabiki moka pot taşıyan Bey'in kahve saatlerine bile eşlik ettim diyebilirim benzer bir keyif alarak...

  

Öğle yemeklerinin birinde, yaz aylarında hazırlayıp sakladığımız domates püremiz sayesinde, uzun yürüyüşlerle kendisini yakabileceğimizi bilerek makarna partisi verdik ve kendisini doyasıya çatalladık.. Bir diğerinde peynir ve şarküteri keyfi yaptık uzun uzun... Ve diğerinde de bi Nişantaşı klasiği olan Tatbak'tan aldığımız vakumlu lahmacunlarımızı tavada ısıtıp, yanında bol yeşillikle yedik (lahmacunları yola çıkmadan hemen önce alıp, ilk öğlen yemeğinde tükettik).

Akşam yemeklerimiz genel olarak karavanımızın içinde yendi. Karavan önünde kocaman bir varilimiz vardı ve doğadan topladığımız çalı çırpı ile ateş de yaktık aslında bu varilin içinde, ama yine de gecenin keskin soğuğunda eziyet çekmeyi de tercih etmedik.. Dar alanda kısa paslaşmalarla ve sevdiğimiz müzikler eşliğinde, hem yemek hazırlamak hem de yemek çok çok keyifli oldu bizim için. Bir akşam İspanyolların doyurucu yemeği "tortilla de patatas" yaptık, bir diğerinde ton balıklı ama yeşilliği bol bol bir salata..


Geceleri buğu olan karavan camımız üzerinde filmler ya da komik kelimeler üzerinden adam asmaca ya da Uno oynadık.. Elimizdeki şartları bu şekilde değerlendirerek ne kadar eğlendiğimizi farketmek üçümüzün de pek hoşuna gitti. Filmsiz bir karavan olmaz diyerek, Alpico'nun 90'lar deneyimlerine nefis bir ekleme yapıp, Robin Williams ve Robert De Niro şahanesi Awakenings'i izledik. 

Bu kısa ama ruhumuza ilaç olan kaçamağın sonunda doğa ile iletişim kurmanın refahlığı vardı üçümüzün de üzerinde.. Hangi zaman dilimini ya da hangi işletmeyi tercih edersiniz bilemem, ancak -yaşam anlayışınız da bu tip bir tatile uygun ise- deneyimlemenizi çok tavsiye ederim..

Taze bir zihinle yapacağınız okumalar -ki ben biricik Homeros'umun lezzetine daha da vardım bu sayede-, gökyüzünün pastoral senfonisi eşliğinde içeceğiniz bir kadeh kırmızı şarap, sarıldığınız ve bir olduğunuz her bir zeytin ağacı iyi gelsin size dilerim...

Mitoloji sevdalısı biri olduğumdan, Şubat ayında olmamıza rağmen Yunanistan'da "Halcyon Days" olarak bahsedilen ve kış aylarında yazı hatırlatan günlere benzetilen ılık bir üç gün yaşattığı için Zeus'a şükran, Apollon ve Athene'ye de bin minnet..

sevgiler
lulu
x

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Bozburun Tekne Tatili


Selam!

Yaklaşan tekne tarihlerimizin de etkisiyle, Alpico büyüse de mavi tur sevdamıza kavuşsak diye sabırla beklediğimiz ve geçtiğimiz yıl ilk kez Alpico beraberinde yaşadığımız enfes tekne tatilimizin karar aşamalarını, rotasını ve hislerini paylaşmak istiyorum büyük bir keyifle...  

Tekne tatili için en öncelikli iki soru "hangi tekne?" ve "hangi şirket?" oluyor genelleme yaparsak.. Bu iki soruyu "hangi rota?" ve "alışveriş işini nasıl organize ettiniz?" soruları takip ediyor. Ben de sırasıyla bu soruların yanıtlarını kendi deneyimlerimiz ışığında vermeye çalışacağım sizlere..

Hangi Tekne? Hangi Şirket?

Bu konuda şanslı olduğumuzu söyleyebilirim, zira işi şansa bırakıp tekneyi bilmediğimiz bir şirketten kiralamak yerine, ailemizin bir kolu Bodrum'da yerleşik olduğundan, bunu bir avantaja çevirerek çok güvendiğimiz bir kaptandan tavsiye almayı tercih ettik. Stres yaşamadan ve kendi tatil kriterlerimize uygun, içimize sinen bir tekne seçimi yaptık bu sayede..

Tavsiyem referans almadan bir tekne şirketinden, yalnızca görsellere aldanarak tekne seçimi yapmamanız.. Elbette istisnalar olacaktır, lakin genel olarak bu tip bir rezervasyon riskli olabilir diye düşünüyorum. Sizin tatil anlayışınıza uygun, kriterlerinizi çok aşağıya ya da yukarıya çekmeyecek iyi bir arkadaş tavsiyesi mutlaka işinize yarayacaktır.. Bu noktada kimden tavsiye alınır, kimden alınmaz muhakemesini yapmak da size düşüyor elbette..

Eğer direkt bir kaptan ismi yerine bir şirkete yönlendirilirseniz; kendi bütçenize uygun olan tekneyi belirlemek -eğer kalabalık da değilseniz- pek zor olmayacaktır..

Hangi Rota?

Açıkçası bizim gibi enfes kıyılara sahip ülkeler için bu konuda bir karara varmak oldukça zor.. Son yıllarda çok popüler olmaya başlasa da Bodrum ya da Göcek çıkışlı rotalara göre Bozburun rotasının hala daha sakin olduğuna inanıyoruz biz (elbette bayram tarihlerini bu cümlenin dışında tutarak). Kaptanımız da böyle düşündüğünden çıkış noktamızı Bozburun olarak kolayca belirlediğimizi söyleyebilirim. Aslında bu rota için Marmaris Limanı'ndan çıkış yapılması da mümkün, ama dediğim gibi yoğunluk Marmaris Limanı'nda da pek farklı olmadığından, çıkış yapmak için sıra beklemek tam bir işkenceye dönüşebiliyor..

Menü Hazırlığı vs Alışveriş.

Bu konuda nasıl yol aldığımızdan detaylıca bahsetmek istiyorum, zira benim gibi beslenme konusunda belirli disiplinleri olan biriyseniz tavsiyelerim işinize bir nebze de olsa yarayabilir diye düşünüyorum..

Alışveriş konusunda aldığımız öncelikli karar; kendi alışverişimizi kendimiz yapmaktı. Bu konuda hiç tereddüt yaşamadık, çünkü evde nasıl bir düzenimiz varsa teknede de bu düzene yakın bir disiplinle devam edebileceğimize inanıyorduk. Gün sayımıza göre net bir menü hazırladık ilk önce. Her günün sabah, öğlen ve akşamında ne yiyeceğimizi kafamızda netleştirmek, mutfak şefimizin işini de kolaylaştırmış oldu elbette..

Sabah kahvaltıları büyük değişimler göstermediğinden bu konuya fazla kafa yorduğumuzu söyleyemem. Eve aldığımız kahvaltılıkların aynını tekne için de listeledik, bu aşama çok çok kolay oldu diyebilirim.

İki aile ve iki çocuklu olacağımızdan, öğle yemekleri için çocukların da çok sevdiği neşeli tabaklarda karar kıldık. Hamburger ve patates, sevdiğimiz soslarda makarnalar, sosisli sandviç ve yoğurtlu yaz kızartmaları gibi.. Öğle yemekleri yanına alternatif salatalar da ekledik ki; yaramazlık peşinde olmayanlar da mutlu olabilsin.. Patates siparişinde kiloyu kesinlikle fazla tuttuk, zira öğleden sonra buz gibi biralarımızın yanına anne patatesi yemenin hayalini aylar öncesinden kuruyorduk.. Sabah gözümüzü açıp, gece kapatana dek her an denize girebilme lüksünün pozitif getirisi olan bol kalori yakma durumu sık acıkmayı da beraberinde getirecekti. O nedenle "tea time" zamanlarını asla es geçmedik. Herkes kendi zevkine ve beslenme şekline göre atıştırmalık alışverişini kendi yaptı ve tekneye de yanında getirdi...

Akşam yemekleri için ise biraz daha titizlendik. Ana yemeklerimizi bir akşam et, diğer akşam balık şeklinde belirledik (bu sene yalnızca balık olacak o menü). Balıklarımızı kaptanımız kendi lokal balıkçısından temin etti. Kaya Levreği ve Lağos konusunda hemfikir olduk topluca. (Uzun yıllardır tavuk ile beslenmediğimizden kendisini menümüze dahil etmedik. Zaten sıcakta tavuk muhafaza etmek de riski oluyor tekne tatillerinde) Yine salatamız, iki çesit zeytinyağlımız ve birkaç farklı meze çeşidi de her akşam soframızı renklendirdi.

Günlük menü hazırlayınca ihtiyaçları belirlemek de çok kolay oldu elbette. Listemize göre alışverişimizi de tatilden bir hafta evvel online olarak yaptık. Her ne kadar uzun yıllardır markete girmiyor ve ihtiyaçlarımızın tamamını İpek Hanım Çiftliği'nden temin ediyor olsak da marketten bildiğimiz markaların ürünlerini almak bir nebze de olsa içimizi rahat ettirdi diyebilirim. Siparişlerimiz de eksiksiz olarak tekneye çıkacağımız günün sabahında ve henüz biz tekneye ulaşmadan önce teslim edildi.

Kasap alışverişimizi Bodrum'dan, ailemizin yıllardır alışveriş yaptığı kasaptan temin ettik. Alkollü içecekleri de herkes kendi keyfine göre belirleyip yanında getirdi.. Son olarak içme suyumuzu da soğutması daha kolay olsun niyetiyle bir litrelik cam şişeler şeklinde sipariş ettik. Plastik kullanımına her alanda karşıyız neticede... :)

İlaç.

Açıkçası ben kişisel olarak ilaç kullanmaya pek hevesli biri değilim, ama yine de konu tekne olunca tedarikli olmak gerektiğinin bilincindeyim. Baş ağrısı, mide üşütmesi, bağırsak reaksiyonları ve kas gevşetici gibi klasik ilaçlarını aldık yanımıza. Çocuklu ailelerin yanından ayırmadığı ateş ölçer ve ateş düşürücü şuruplarımız da (çapraz kullanım için iki ayrı marka) yanımızdaydı. Bunun yanında her iltimal diyerek böcek sokmalarına karşı kremler de aldık. Tekne tutması tekne tatillerinin en fazla yaşanan sorunu diye biliriz, o nedenle bu konuda da hazırlıklı olmak istedik ve yanımıza bir kutu (eczacımızın önerdiği) mide bulantısı ilacını aldık.

Açıkçası benim kısacık da olsa ateşlendiğim gece dışında ilaç kullanmamızı gerektiren bir durum hiç yaşanmadı. Benim ateşimi de 1 kaşık Calpol Plus (evet evet, kendisi çocukların ateş düşürücü şurubu) ve güneş batımı sonrası iyice serinlemiş deniz suyunda 10 dakika kalmak geçirdi kolayca...

Elbette, acil durumlar için kaptanımızın müdahale edebileceği tıbbi malzeme dolabını da tatil evveli kontrol ettik. Bir önceki sene Dubrovnik kıyılarında yaptığımız günlük tekne seyahatinde olmaz denen olmuş ve Alpcan'ın dizi derin bir şekilde kesilmişti. Bu tip bir tecrübeyi denizin ortasında yaşamak ne denli endişe verici ve kaptanın hem tecrübesi hem de malzeme açısından hazırlığı ne denli önemli bizzat biliyorum. Hoş, o zaman da bir aksilik yaşamamıştık, ama yine de gerekli olup eksik kalmış bir malzeme olsaydı tatilimizin kalanını etkileyebilirdi..  

Tekne Tatili Hisleri...

Bozburun'dan demir alan teknemiz bize enfes günler ve geceler yaşattı.. Her sabah güneşin kendisi değil de daha ilk ışıkları bizi uyandırdı. O ışıklar henüz yeni yeni yansımaya başladığında enfes meditasyon ve nefes egzersizleri yaptım doğanın kucağında. Ortalık aydınlanınca yoga sayesinde ruh ve beden dengem üzerine sakin sakin çalıştım. Bunları her sabah ve büyük bir açlıkla yaptım..

Mükemmel sularda yüzdüm, yüzdük.. Hakikaten ülkemiz cennet gibiyken ona neden bu denli hoyratça davradığımıza bir türlü anlam veremedik.. Bizi her sene yaz tatillerinde yurt dışına kaçıran zihniyete doğanın bir ders vermesini ve kendisine şefkatle yaklaşılması gerektiğini öğretmesini dilediğimi de itiraf edebilirimmeditasyonlarım sırasında.... (Elbette benim dileğimle olacak iş değil, ama doğanın bir isyanı olarak nitelendirdiğim ve şu an hala içinde bulunduğumuz pandemi günleri sonrasında geldi çattı. Sizce bir şey öğrendi mi "o" zihniyet? Bence zerre faydası olmadı, olmayacak... Benim kendime, aileme ve yetiştirdiğim çocuğa inancım var da, bu ülke insanına o inancın kırıntısı dahi kalmadı..)

ROTA

1. Gün

Bozburun çıkışı sonrası ilk durağımız Ada Boğazı ve onun cennet suları oldu. Deniz ortasında küçük bir kayalık alan ve etrafını cepheleyen tepelerden oluşan bir boğaz burası.. Mavinin en güzel tonlarından birine sahip, sığ ve dibi kumlu bir yüzme durağı olarak not edilebilir.. (Sanıyorum ki; Bozburun çıkışlı teknelerin bu boğaza uğramaması pek de mümkün olmuyordur..)

Ada Boğazı sonrası öğle yemeği için Çanak Limanı‘na geçtik. Burası kısmen çok daha az teknenin uğradığı bir koy ve yüzmek için hakikaten enfes bir deneyim sunuyor. Ben kişisel olarak deniz içinde leke gibi duran yamalı renk farklılıklarını çok sevdiğimden Çanak Limanı’nda yüzmeye ve suyuna uzaktan baymaya doyamıyorum. Ancak, tüm cazibesine rağmen burada konaklama yapmanızı önermem, zira arılar bazı koylarda gerçekten huzur vermiyorlar ve Çanak Limanı bu koylardan biri... Burası yerine bir durak sonranızda bulunan ve gecelemek için galiba dünya üzerinde uyanmayı en sevdiğim adrese doğru yol alabilirsiniz. Yani Hisarönü Körfezi‘nin göz bebeği Dirsek Bükü‘ne…





Dirsek Bükü genel olarak Bozburun ya da Marmaris çıkışlı teknelerin demirlediği ana adreslerden biri. Tek ya da uzun süreli gecelemeler için korunaklı konumu nedeniyle mükemmel bir adres olarak kabul ediliyor kendisi. Dibi tamamen kum ve suyunun güzelliği gerçekten tanımsız.. Dirsek Bükü‘nün bir avantajı da çevre köylerden gelen küçük motorlardan düzenli olarak meyve-sebze ve ekmek satışı yapılıyor olması. Köy ekmeği, köy yumurtası ya da domates, salatalık gibi çabuk tükenen malzemelerinizi bu motorlardan temin edebiliyorsunuz.

Bu koyda bir de lokal bir restoran bulunuyor. Kısa süreli tekne tatilcileri için karaya çıkmak ya da bir restorana gitmek belki mantıklı durmuyor olabilir, ama uzun süre geceleyen tekneciler için bu lokal restoran keyifli bir sosyalleşme alanı diyebilirim.

Bu koyda sizi rahatsız etmeyen tek şey sinekler ve arılar… Asla yüksek olmasa da müzik sesleri bile gece 22:00 sonrası kapatılmış ya da kısılmış oluyor.. Öyle de medeni bir ortamı var.. ;)



2. ve 3. Gün.

Dirsek Bükü‘nde olağanüstü bir gün doğuşuna uyanılıyor.. Dünya üzerinde uyanmayı en sevdiğim yer burası diyebilirim hiç abartmadan.. Eğer şanslıysanız ve koyun tam göbek noktasında demirleme yapabilmişseniz bu ritüelin çok daha etkileyici olacağını söyleyebilirim. Yalnızca doğanın sesleriyle meditasyon yapmak, nefes çalışmak ya da sabahın ilk ışıklarıyla beraber yoga antrenmanı yapmak için en doğru koylardan birindesiniz.. Bu koydaki konaklamanızı iki gece olarak planlamak, denizinin ve doğasının tadına çarpı iki hazla varmanızı sağlar ve ben bu deneyimi sindire sindire yaşamanızı çok tavsiye ederim.



4. Gün.

Dirsek Bükü’ne veda etmek kolay değil, lakin rotada deneyimlenecek başka adresler var.. Kocabahçe bu adreslerinden biri. Bu koy, içinde Kocabahçe Glampingin de bulunduğu bir kamp alanı aslında, ama aynı zamanda teknelerin de uğrak noktalarından biri. Suyu derin, rengi koyu tonlarda ve çevresi bol yeşillikli olduğundan bu koyda yüzmek insana başka bir keyif veriyor. Kocabahçe sonrası öğle yemeği için Kocaada‘ya uğramayı tercih ettik biz, ama tercihiniz böyle olmaz ise hiç vakit kaybetmeden direkt geceleme yapmak için Sucağız Koyları‘na doğru yol alabilirsiniz.

Sucağız Koyları, Hisarönü Körfezi’nde güvenle konaklayacağınız duraklardan biri ve yan yana sıralanmış üç ayrı koydan oluşuyor. Bu koyların en güzel yanı; dik dağlar arasından tekne ile yapılan etkileyici girişi diyebilirim. Koya ulaştığınızda ise mükemmel bir su rengi ve etrafı çevreleyen çam ağaçları sizi bekliyor. Ama şunu da eklemeden geçmek istemiyorum; koya geç gelip, gece konaklaması yapmak çok daha mantıklı bir fikir, zira gün içinde günlük gezi tekneleri de Sucağız Koyları‘na sıklıkla uğruyorlar ve bu anlarda bir tekne tatilinden beklediğiniz sakinlikten anında uzaklaşıyorsunuz. Bizim Kocabahçe sonrası Kocaada'ya uğrama nedenimiz de bu işte..


5. Gün.

Güne Sucağız‘da nefis bir kahvaltı ile başladıktan ve mükemmel sularının keyfine vardıktan sonra bir fiyort olarak tanımlanan güzeller güzeli Bencik Koyu‘na geçiş yaptık biz.. Bencik, yüzmeye ve çevre yeşilliğine bakmaya doyamayacağınız bir doğa harikası. Tek negatif yanı arıların hakikaten cirit attığı bir adres olması, ama onun bile bir gün de olsa katlanmaya değer bir güzelliği var. Tekne kaptanları ise bu fiyordun girişi ve çıkışı çevredeki kayalıklar nedeniyle tehlikeli olduğundan, buraya kadar yol yapıp burada kalmamayı pek tercih etmiyorlar..

Not 1: Koya giriş ve çıkışta gözünüze değecek minik Dişlice Adası‘nı, adanın çevresine demirlemiş ve enfes bir görüntü sunan sıralı tekneleri mutlaka izleyin isterim. Adacık sanki Antik Yunan tanrıları tarafından yalnızca teknelerin demirlemesi için yeryüzüne fırlatılmış gibi bir his veriyor bana..

Not 2: Eğer teknenizde bir çöp boşaltımı yapılması gerekiyorsa, Bencik yolundayken kaptanınızdan Germe‘ye uğramasını rica edin. İtalya’nın Sorrento kıyılarını anımsatan muazzam kaya görüntülerine ve suyunun lacivert tonuna bakmaya doyamayacağınız güzellikler sunacak size bu yol. Kısa ama yaşanası bir yolculuk… 



6. Gün.

Bencik Koyu’nda uyanıp, yüzümüzü denizde yıkayıp, çevreye de son bir kez göz attıktan sonra kahvaltı yapmadan buradan ayrıldık biz; zira arıların en deli zamanı sabah saatleri ve özellikle de kahvaltı masaları oluyor. (Bu arada sürekli arılardan kaçınmanızı öneriyorum, zira arı sokmaları tekne tatillerinde çok sık yaşanıyor ve bir alerjik reaksiyon ile karşı karşıya kalmak tekne içinde pek sevimli bir tecrübe olmuyor. Kaptanlar genel olarak bu konuda deneyimli ve hazırlıklılar, ama yine de benim gibi daha evvel arı sokması tecrübesi yaşamayanlar vücutlarının ne tepki vereceğini de bilemezler...)

Bencik sonrası hem kahvaltı etmek hem de yüzmek için kısmen daha uzun bir yol yaparak Akvaryum Koyu‘na geçiş yaptık biz. Bu koy adı üzerinde akvaryum hissi veren bir su berraklığa sahip ve çocuklar için oyun oynamaya müsait sığ bir zemini bulunuyor. Suyun sıcaklığı da tam çocukları saatlerce suda tutacak seviyede..

Gün Batımı...

Bozburun ve çevresini gezerken her koyda gün batımı keyfi yaşama şansınız olmuyor, o nedenle bir haftada ancak bir ya da iki kez gün batımını izlemek mümkün oluyor diyebilirim.. Akvaryum Koyu‘nda geçen keyifli saatlerin ardından, bizim de günümüzü enfes bir gün batımı ile taçlandırma zamanımız gelmişti ve o yüzden de kaptanımız dümeni Zeytinli Ada‘ya doğru kırdı..

Burası bakir bir doğada bulunan ve teknelerin pek de uğramadığı çok çok iyi bir tavsiye! Tek negatif yanı açık denize karşı olan konumu sebebiyle hafif bir rüzgarda dahi tekneleri fazla sallıyor oluşu. Böyle hava koşullarında burada konaklama yapmak mümkün olmuyor, ama suları sakin olduğunda günü bu koyda sonlandırmak aşırı keyifli..

Eğer Zeytinli Ada‘da geceleme şansınız olmazsa, gün batımında romantik yolculuğunuza devam edip Kızılada‘da bulunan ve uyanmayı en sevdiğim ikinci adres diyebileceğim korunaklı Datbükü‘ne geçebilirsiniz. Aslında Datbükü‘ne gelerek, Bozburun’a da yaklaşmış ve dönüş yolunuzu da iyice kısaltmış oluyorsunuz. 

Not: Bir tavsiyem de tekne tatiliniz boyunca eğer bir meteor yağmuru tarihine denk geliyorsanız, o tarihte Datbükü‘nde gecelemeniz. Zira bakir bir doğada yalnızca ayın şavkının aydınlattığı bir gökyüzünü çevrede başka bir tekne yokken (ya da çok azken) seyre dalmak mu-az-zam bir his… 



7. Gün

Erkenden uyanıp sabah ritüellerimizi yerine getirdikten ve arısız bir son kahvaltı keyfi yaşadıktan sonra Datbükü‘ne veda ediyoruz. Karaya çıkmadan evvel her saniyesi kıymetli uzun bir gün var önümüzde ve günün ilk durağı kesinlikle benim en sevdiğim yüzme adreslerinden bir diğeri; Üç Taşlar.

Üç Taşlar adı üzerinde deniz içinde üç taşı olan ve yalnızca bu taşlara teknelerin bağlanabildiği bir koy. Aslına bakarsanız buraya koy demek çok da doğru bir tanımlama değil, zira daha çok kayalık bir alanın kenarında kalan mükemmel bir yüzme durağı kendisi. Burada yüzmenin verdiği keyfi en üst seviyede hissedeceksiniz, çok eminim.. Ayrıca şnorkel için de çok ideal bir adres kabul ediliyor kendisi..


Tatilin son durağı ise; yine pek kimselerin gelip demirlemediği Değirmen Adası oldu bizim için. İki minyatür adacığın arasından adeta bir akvaryum içindeymişsiniz hissiyle yüzerek, adanın küçük plajında karaya çıkabiliyorsunuz. Karaya çıktığınız noktadaki iki ayrı körfeze göz atmak, rüzgarı yüzünüzde ve bedeninizde hissetmek öyle keyifli ki; hazır tatilin de sonuna gelmişken burada tam bir şükür anı yaşayabilirsiniz..

Orada, o rüzgara karşı durmuş, beden ve ruh olarak tam anda kalabilmek ve doğaya minnetlerimi sunabilmek benim için bu tatili en huzurlu sonlandırma şekliydi.

İyi ve güvenli bir tatil şansı diliyorum hepimize…

Sevgiler
lulu
x