V İ Y A N A "viyana kahvehanelerine övgü"

bana film tavsiyesi soran ve aşağı yukarı duygu durumumuzun birbirine yakın olabileceğini hissettiğim kişilere tavsiye ettiğim yegâne filmlerden biridir “before” üçlemesi.. hayattaki derdi “açıklık ve birbirini anlamak için dinlemek” olan "ben" için bu denli kuvvetli bir diyalog filmini romantiklikten değil de, kesinlikle tadına doyulmaz diyalogları için sevdiğimi söyleyebilirim. mishal 1996 yılında yayınlanan ve viyana şehrinde geçen serinin ilk filmi sunrise'daki "jesse and celine play telephone" sahnesi...







seyahat etmeyi, ama bilhassa avrupa ana karasında dolanmayı epey severken, viyana’ya ilk ziyaretimin 2023 yılında olması da tuhaf bir durum aslına bakarsanız, lakin vardır bir hikmeti.. evet, ilk viyana seyahatim 2023 yılında oldu ve dürüst olmak gerekirse, şehir beni pek çok açıdan hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. ve fakat bu durum seyahat hayatımda viyana şehrini bir rafa kaldırtacak da değil, zira kahve sevmez ben (şöyle demeliyim belki; bir sevgiyle birleşen kahveyi sevebiliyorum. kahve bir içecek değil de mutlu bir paylaşımın eşlikçisi benim için) kendimi viyana kahvelerinde dinlemeye, kahve dükkanlarının köşelerine sığınıp derin okumalar yapmaya doyamadım.. işte bu yüzden, bu yazı, viyana kahvehanelerine övgü niteliğinde olsun istiyorum ve jesse ve celine'e tüm samimiyetimle gülümsüyorum... 

viyana'nın onlarca (belki de yüzlerce) kahve dükkanına sahip sokaklarında dolanırken, şehrin kahve dükkanları arasına lego parçaları gibi yerleştirilmiş olduğunu düşünmüştüm. kişisel olarak daha minimalist mimari seven biri olduğumdan kendisine nutkum tutuldu diyemiyorum, fakat her birinin kendine has bir duygusu ve ritmi olan kahve dükkanlarından adeta büyülendiğimi itiraf etmeliyim.. hatta viyana'yı tam olarak bu kahve dükkanlarında buldum dersem mübalağa etmiş olmam.. 

eğer yanlış hatırlamıyorsam, kahvenin anavatanı mekke. kendisi 17.yy'da avrupa'ya sirayet etmeye başlıyor. ilk değil ama ilk geldiği yerlerden biri de viyana (osmanlı atalarımıza da bir minnet borçlular, zira türklerin bıraktıkları kahve çekirdeklerini çok akıllıca değerlendirdikleri şüphesiz). yıllar içinde viyana'nın kahve ve kahve kültürüne verdiği kültürel ve tarihsel kıymet 2011 yılında UNESCO’nun “somut olmayan kültürel miras” listesine eklenerek taçlanıyor. Hatta UNESCO resmi raporunda, kahvehanelere gelen müşterilerin zaman ve mekan tükettiği, ancak hesapta yalnızca kahvenin göründüğünden bahsediliyor.. hakikaten şahane bir tanımlama! 

viyana'da kahveciliği dükkan konsepti haline getiren ilk kişi ise ermeni iş insanı (kendisinden casus diye de bahsediliyor) johannes diodato. diodato'nun girişimciliği sonrası gelişen ve "wiener kaffeehaus" diye bahsedilen bu nefis kahve dükkancılığı UNESCO korumasına nasıl alınmış peki? hayır, kahvenin çıkış noktası da viyana olmayınca (avrupa'da kahvehaneler ilk venedik'te ortaya çıkıyor çünkü), insan merak ediyor.. okumalar sonrası en önemli sebebin viyana'nın avusturya-macaristan imparatorluğu'nun başkenti olması olduğunu öğreniyorum. şehir önce sosyal ve kültürel olarak bir kaynaşma noktası olmuş ve sonra da kahvehaneler edebiyatçıların, entelektüellerin ve sanatçıların hem günlük yaşam hem hayat hem de politik meseleler üzerine kafa yordukları şahane bir buluşma noktası haline gelmiş. günümüzün üçüncü dalga kahve dükkanlarının epey sitem ettikleri "bir kahve siparişi verip mekanda saatler harcama" şikayetleri ise viyana'da asla yer bulmamış, zira müşteriler rahatsız edilmeden istedikleri uzunlukta bu dükkanlarda zaman geçirebilmişler, hatta mahalle sakinleri postalarını bile kahvehanelere teslim ettirmeye başlamışlar bir süre sonra.. yani viyana kahveleri hiçbir zaman yalnızca bir kahve dükkanı olmamış, aksine düşüncenin oyun alanı, yazılan, tartışılan, politika konuşulan, edebiyatın, resmin ve de siyasetin canlı sahnesi olarak şehir yaşamının tam anlamıyla merkezine yerleşmiş...  

inişler, çıkışlar, savaşlar, napolyon'un ingiltere'ye uyguladığı "kıta ablukası" dönemi kahve çekirdeği fiyatlarının olağanüstü artışı, italyan kahvesinin (espresso) yükselişi derken, olumsuz şartlar kahvehane kültürünü zayıflatsa da asla tam olarak öldür(e)memiş. muhtemelen kahvehanelerin nitelikli kişiler tarafından kullanılıyor oluşunun şehrin kültürel birikiminde oynadığı rol, kahvehanelerin yaşaması için -belki de- kahvenin lezzetinden daha önemli bir etken olmuştur. kahve dükkanlarına girdiğimde hemen gözümüze değen gazete rafları, bu esintinin 2023 yılına dek ulaşan tatlı bir görsel kanıtıydı benim için...

evet, viyana kahveleri büyüleyiciydi. gösterişli mimarilerine rağmen (dediğim gibi pek sevmem) mekan algım beni kendilerine asla yabancı hissettirmedi, aksine yüksek tonozlu tavanları, kalın kadife perdeleri, sütunlarının zarafeti, ihtişamlı avizeleri ve hikayesine bayıldığım ve bir mobilyadan çok daha fazlası olan ikonik thonet sandalyeleri (thonet'in klasik 14 numaralı tasarımı kullanılıyor çoğu dükkanda) nostaljik bir hisle sarmaladılar beni diyebilirim.. o kahvehanelerde, edebiyatla olan sıcak ilişkim sayesinde zihnimde yer etmiş isimlerin yazılarına ya da karşılarında oturan kişi ile olan muhabbetlerine konsantre olup kahvelerini soğuttuklarını hayal etmeyi sevdim. viyana'yı çok sık andığım bu günlerde, sırf bana hayal ettirdikleri için dahi bu kahvehanelere bir saygı borcum olduğunu düşünüyorum, zira duygusal olarak içinden geçtiğim zor bir dönemde bana ne güzel kol kanat gerdiler ve ne büyük bir şefkatle sarmaladılar... 

café landtmann övmeye doyamayacağım mekanların ilki. 1873 tarihli olmasına rağmen gelenekselliğinden zerre bir şey kaybetmeden günümüze ayak uydurmuş bir kahveci kendisi. o yıl, yani 2023'te tam 150. yılı kutlanıyordu ve terasları zamana meydan okuyor gibiydi adeta.. güneşli bir viyana sabahında, şehrin zaten genelini kaplamış olan yeşillikler arasından keyifle yürüyerek gelmiştim landtmann'a ve terasında muazzam bir kahvaltı etmiştim. kahvaltımı muazzam kılan yediklerim miydi? (haksızlık edemem, çok lezzetliydi) yoksa zamanında sigmund freud'un sabah kahvesini düzenli olarak burada aldığını bilmek mi? ayrıca gustav mahler, peter antenberg (ki bayılırım), felix salten de (ah, evet! bambi'nin yazarı kendisi...) landtmann'ın müdavimlerindenmiş ve ben neden onlardan biri ile buluşacağımı hayal etmeyeyim ki? sonuçta ölmüş yazarlarla hayali buluşma planları yapmak en kolay iş. kitabım yanımda olduğu sürece onlarla istediğim zaman ve istediğim yerde buluşabiliyorum..

kaffee alt wien leopold ve eşi josephine hawelka'nın ellerinde hayat bulmuş ve şehri turistler işgal edinceye dek edebiyatçıların gözdesi olmuş mekanlardan biri.. benim de seyahat sırasında bir köşeye çekilip kitap okumayı en çok sevdiğim yer alt wien oldu diyebilirim. okuduğum kitaba sarılıp sakin sakin içeri adım atışım ve müthiş bir doygunluk hissi ile dışarıya çıktığım anlar hala alt wien denince ağır çekim zihnimde canlanıyor.. şehirdeki ilk kırmızı şarabımı (bu dükkanın alamet-i farikası ev yapımı kırmızı şarap ve kendisine hausrebe deniyor; ki onun da kelime anlamı ev önü asma bitkisi), ve son kahvem einspanner'ı bu nefis dükkanın kırmızı kadife koltuklarında içtiğim için pek müteşekkirim. tipik bir kahvehane havası koklamayı, besbelli ki müdavim olan tontikleri izlemeyi, müziksizliğini (çünkü bazı mekanların kendi müziği var), mermer masalarını, ve üst üste afişler asılmış karmakarışık duvarlarını çok sevdim alt wien'in ve onun bir "viyana şehir yaşamı müzesi" olduğuna karar verdim.. yalnızca saat beş sonrası beisl'e (viyana barlarına böyle denirmiş) dönüşmesine şahitlik edemedim, lakin bu durumu bir sonraki olası seyahatime çok geçerli bir sebep olarak kabul ediyorum.




































café demel şehrin en kalabalık, en popüler ve dolayısıyla en çok turist çeken mekanı dersem sanırım ki abartmış olmam.. ancak popülerliğine rağmen ikinci kata çıkan merdivenlerin ortasında soluklanıp alt kata kısacık da olsa bir bakış atmak bence mekana dair epey sıcak bir anı yaratabiliyor, zira ah yükseklerden izlenen insan manzaraları.... ahenkli bir uğultu, telaşsız çalışanlar (ki hepsi 200 yıllık bir geleneğin mirası olarak siyah beyaz üniforma giyiyorlar ve tamamı kadın!!), gülen yüzler, kibar fakat ciddi bir kasiyer... burada siz deyin dünyaca ünlü elmalı turtaları apfelstrudelben diyeyim trüffeltorte, sachertorte... imparatoriçenin tüm favori pastalarını deneyelim arkadaşlar, zira yeri burasıdır! (hiçbirine bayılmadı...)

bu arada garsonların kahve dükkanlarında nasıl önemli bir yer edinmiş olduğunu ve dükkanların atmosferinin en belirleyici etkisinin adeta kendileri olduğunu da en net demel'de gözlemledim ben.. amaçları bilhassa müşteriyi az rahatsız etmekken, taleplerine de mutlak bir özen gösteriyorlardı (almanca konuşan müşterilerine doğrudan hitap etmek yerine, eski zamanların çoğul, mesafeli, ancak zarif söylemlerini kullanmak gibi bir gelenekleri de varmış. buna bayıldım).

 

café sperl kişisel tarihimde apayrı bir yerde, zira yazının başında bahsettiğim "jesse and celine play telephone" sahnesi bu kahve dükkanında yaşandı ve nefis bir sahnedir kendisi! jesse ve celine bir kafede, yani tam olarak sperl'in nostaljik koltuklarında otururlar ve tiyatral bir sahne oluşturup, ellerinde telefon ahizesi tutuyormuşçasına hayata dair gelişi güzel, fakat felsefi bir tartışma yaparlar.. henüz birbirlerine hayatlarını derin bir şekilde anlatmaya başlamış değillerdir, ancak tam da bu sahnede (en azından ben öyle düşünüyorum) neden o trenden inmek istediklerine ilk kez bir anlam vermemize izin verirler.. bir bütünlük vardır diyaloglarında. inceliklidir.. apaçık ve çok gerçek olurlar bir anda gözümüzde.. 

sperl ile ilgili tatlı bir hikaye de var senelerdir aklıma yer etmiş. sonuçta buncadır okuyup biriktiriyorum, yeri gelmişken bahsetmek çok isterim. :) zamanında sperl'de aynı gazeteyi okumak istedikleri için aynı masaya oturan biri yaşlı keman öğretmeni, diğeri hukuk öğrencisi iki yabancıdan bahsederler.. bu insanlar çok uzun bir zaman hiç tanışmadan yalnızca gazete paylaşarak sessiz bir dostluk kurmuşlar aralarında ve mekan müdavimleri bu durumdan "gazete dostluğu" diye bahseder olmuş..

café schwarzenberg viyana'daki bir masaya kurul, kahve/kek/su/gazete ile saatlerini geçir mekanım oldu.. hochleitner ailesi tarafından 1861 yılında açılmış ama sonrasında el değiştirmiş bu dükkan.. ismi café hochleitner, sperrer ve deutschland olarak birkaç kez değişmiş, ancak bina daima korunup, kollanmış... ikinci dünya savaşı zamanı sovyet subayları mekanı işgal edip, kurşun yağmuruna tutsalar da 1979'da schwarzenberg olarak yaralarını tamamen sarıp şehrin tipik kahve dükkanları arasına katılmış. bu mekanın enteresan yanı, diğer kafelerin aksine önemli sanatçı ve edebiyatçıların müdavim mekanı olmamış olması.. bu bilgi ile "masasına kurul, kahve/kek/su/gazete ile saatlerini geçir" fikrime çok uydu bu mekan, zira kendisi tam bir lokal, ayrıca okunacak gazeteler burada da ahşap bir değneğe tutturulmuştu. buna hakikaten bayılıyorum!

yine de hayaller benim.. schwarzenberg'i rilke'nin bir dönem sıkça ziyaret ettiği kahvehane olarak düşünmek istedim. burada bir kahve içip nefeslendiğini ve hemen yan masamda oturduğundan bir anda keyifli bir muhabbete daldığımızı hayal etmek hiç zor değildi.. ona şiir hakkında meraklı cümleler kuran ve o dönem henüz yeni yeni okuma öğrenen oğluma şiir olarak ilk rilke okuduğumu heyecanla anlattığımı hayal ettim.. bunu duymaktan hoşlanır, kahveyi şaraba döndürürken içten bir gülümse olurdu gözlerinde... 

café central'ı övmeden geçecek değilim. belki aşırı kalabalık, önünde daimi bir kuyruk var ve insanı bir noktada buradan uzaklaşayım hissine sokuyor olabilir, ancak zamanında şehrin "edebiyat kulübü" kabul edilen bir yeri es geçmek hakikaten zor. "jung wien" adlı bir grup genç edebiyatçının en fazla köklendiği mekan central olmuş sonuçta.. burada freud ya da zweig hakkında düşünmek, troçki'nin kahvesini yudumlarken satranç oynadığını hayal etmek güzeldi açıkçası ya da lavabosuna doğru yol alırken altenberg'i her an görebilecekmişim gibi hissetmeyi sevdim.. yazının başında insanların zamanla postalarını bile kafelere teslim ettirmelerinden bahsettiğim gibi, altenberg bey'imiz öylesine café central müdavimiymiş ki; kendisine gelen mektupların adresi central'ın adresi olurmuş. "benim gerçek evim, cafe central'dir" dediği de rivayet ediliyor edebi yazılarda..

café sacher en az central kadar meşhur, önünde sırası pek eksik olmayan ve duvarlarındaki nefis resim koleksiyonu sayesinde adeta müze hissi yaratan bir kahvehane.. sacher otel’nin içinde bulunuyor ve kime sorar ya da nereden okursanız okuyun sacher turta burada denensin tavsiyesi alacağınıza hiç şüphe yok (sachertorte, 1832’de franz sacher'in tarifiyle yapılmış, şehrin ve hatta ülkenin sembolü olmuş çikolatalı bir pasta. kayısı reçeli ve krema ile servis ediliyor. ben burada denemedim açıkçası, ama denesem de fikrim pek değişmezdi sanırım.. viyana pastalarına o kadar da bayılmadım).

café mozart lokasyon olarak çok sevdiğim bir kahveci.. opera binasına ve albertina müzesi'ne olan komşuluğu önemli, ama bunlardan evvel before sunrise filminde viyana'yı bana en çok merak ettiren yere yakın olması benim sevgimin en önemli nedeni diyebilirim. jesse ve celine gibi, albertina'nın geniş terasındaki taş korkuluklarda sakince durup mozart'a bi bakış atmak, sonra da telaşsız kalabalıklar arasından terası terk edip, mekana uzanmak ve kahve siparişimi vermek sevdiğim seyahat anılarımdan biridir.. müzeden çıkınca yaşanan o tatlı yorgunluğu atmanın da daha iyi bir yolu olabilir miydi emin değilim.. (burada kahve yanına bir başka viyana simgesi olan ve mozart anısına yapılan mozartkugel çikolatası da sipariş edebilirsiniz.)

 

kleines cafe bu yazıda en son bahsetmek istediğim, diğer geleneksel viyana kahvehanelerinin dışında bir konsepti olan ve biraz da görkemden uzaklaşmak adına tatlı bir kaçış noktası. franziskanerplatz’daki küçük meydanın bir kısmını da kaplayan dış masalarında oturmak, sıcak bir kahve yudumlamak ya da bir kadeh prosecco içmek, belki de kısa ve hafif bir öğle yemeği almak hakikaten iyi bir fikir. tuvaletlerinin retro görünümüne göz atmadan (wc'deki "we're all stardust" yazısını ıskalamayalım) ve yan masamızda celine ve jesse'nin el falı baktırdıklarını ve falcı kadının "remember, we’re all stardust" deyişini hatırlamadan da çıkılmayabilir bu mekandan... son olarak kleines ile ilgili tatlı bir before sunrise detayı da; mekanın gerçek sahibi olan hannes pöschl'ün filmin en başında trende kavga eden çiftteki bey'i oynuyor oluşu.. öğrenince hoşuma giden bir bilgi olmuştu, sizin de olur umarım..

evet, bu isimler muhtemelen şehrin en popüler kahvehanelerine ait, ancak daha onlarcası var ve her birine güzelleme yapılabilir... café hawelka'nın fincanlarındaki mr.leopold imzasına, naschmarkt'ta antika pazar gezisi yapıp, çevrenin renkli kalabalığını gözlemlemek için lokallerin ritüel olarak oturdukları café rüdigerhof'a veya daha çok paris köşe kahvecilerini hatırlatan  café savoy'a, klasik müzik sever biriyseniz, zamanında mozart ve beethoven'in piyano resitalleri verdiği café frauenhuber'e, disko topu ile geleneksel kahvehanenin dışına çıkan eski banliyo kahvecisi café schopenhauer'a, viyanalıların ölümle olan sıra dışı bir ilişkisini de ortaya koyan mezarlık kahvecisi kurkonditorei oberlaa'ya.....

 

işte böyle sevilesi, edebi ve sanatsal bilgilerimizi zenginleştiren bir dünya sunuyor viyana kahvehaneleri.. peki ne içiliyor bu kahve dükkanlarında? kahve sevmesem de iyi bir gözlemci sayılabilirim, ayrıca da denemeler yapmadım diyemeyiz. az az, kahvenin tamamını bitirmeden, ama içinde bulunduğum mekanın ruhunu anlamaya çalışırken elbette ben de kahvelendim bu dükkanlarda.. çoğu kahvehane, siparişimi gümüş servis tepsilerinde ve yanında bir bardak suyla servis etti. avusturya aristokrasisinin geleneklerinden biri olarak, su bardağının üzerine, suyun tazeliğini belli etmek için gümüş bir kaşık yerleştirdikleri de oldu... bu şık ritüel, doğal kaynak su boru hattının hizmete girdiği zamanlarda uygulanmaya başlanmış. sonrasında ise kahveyle birlikte bir bardak su ikram etmek ve bunu üzerine bir kaşık kapatarak yapmak işletmecilerin "nitelikli kahveye nitelikli su" ispatı gibi hal almış...

kahveye geri dönersek; viyana'nın telaffuzu zahmetli onlarca kahvesi var. melange viyanalılar için italyanların sevgili cappuccino'su gibi bir şey, ancak daha az espresso veya ve daha hafif kavrulmuş kahve ile hazırlanıyor. müthiş popüler kendisi, o nedenle de "en" viyana'ya özgü kahve diyebiliriz melange için.. daha eğlenceli bir versiyonu olan kaisermelange, yani imparatorun melange'ı ise, klasik melange'ın çırpılmış yumurta sarısı, bal, brendi ya da konyak ile tatlandırılan versiyonu. tatlı bir oyun oynayıp, kahve ve mekan eşleşmesi yaparsam; melange'ı cafe alt wien'de içelim derim, zira kendisi hafif bir kahve ve uzun muhabbetlere keyifle eşlik edebilir ve kahvehanemiz de yaşını almış altenberg ve genç zweig'in derin sohbetine oldukça uygun kaçabilir.

einspanner çift espresso üzeri az mocha ve bolca çırpılmış krema ile hazırlanıp şık, kulplu bir cam bardakta sunuluyor. at arabacılarının da favorisiymiş bu kahve ve sebebi de hem kremanın kahveyi sıcak tutması hem de dökülme riskini azaltması diye anlatılıyor. kelimenin etimolojik kökeni de; tek elle kahveyi tutabilmek adına diğer elin serbest kaldığı bir araba kullanış hali.. (almanca sen nefis birisin!) einspanner'i sperl'de içmeliyiz diye düşünüyorum, zira romantik bir kahvecide (mekandan çok before sunrise'ın telefon sahnesi belirliyor bu romantikliği) sevgiliyle içilen, ayrıca da dudakta iz bırakan kremalı bir kahve yerinde bir tercih olabilir.

kapuziner kahve üzerine bol krema ve kakao tozu/çikolata parçacıkları serpiştirilerek hazırlanıyor. tek başına bir masaya yerleşmiş freud'un ciddi hallerine biraz neşe katmak adına kapuzer'i landtmann'da içebiliriz.

fiaker kahveye krema yerine rom ya da brandy eklenerek hazırlanıyor.. soğuk havalarda mis gibi gelir diye düşünerek fiaker mozart'ta içilsin diyorum, çünkü soğuk bir kış günü vienna state opera'dan ya da albertina müzesi'nden yeni çıkmışız ve sanat sarhoşluğumuza sarhoşluk katarken niçin içimiz ısınmasın?

kış demişken, şehirde yaz aylarının serinleme kahvelerinden biri ise wiener eiskaffee oluyormuş. milkshake bardağında servis edilen bu soğuk kahve, vanilyalı dondurma ve kremadan oluşuyor (kahve mi, tatlı mı bundan pek emin olamayabilir, ancak yaz aylarında çocuksu bir sevinçle pasta yerine kendisini tüketebiliriz).  

franziskaner italyanların espresso con panna'sı gibi bir şey. kahve içine bir miktar krema ekleniyor, o kadar.. bu kahveyi central'da içelim diyorum, zira yung wien'i oluşturan genç edebiyatçılar için hafif kremalı bir kahve hoş olabilir.. 

biedermeier çırpılmış krema ve -tercihen- kayısı likörü eklenmiş koyu kahveye deniyor. nedense böyle bir kahveyi orta yaşı geçmiş, şık bir viyanalı kadına yakıştırıyorum zihnimde.. serçe parmak havada alınan küçük bir yudum ve krema olmuş kırmızı rujlu bir üst dudak... şehrin en şık hanımefendilerini gördüğüm landtmann'ın terasında içilsin diyorum bu kahve de.. 

kleniker/brauner espresso'ya süt eklenerek içiliyor ve bu süt kahve içine eklenmeden, sütlükle sunuluyor. bu şık sunumlu kahveyi sacher'de büyük bir keyifle alabiliriz.

maria theresia ise ilgi çekici bir kahve ismi ve tahmin edebileceğiniz gibi imparatoriçenin favorisi olduğundan bu ismi almış.. portakal likörü ve krema ile servis ediliyor. maria theresia'yı demel'de içelim diyorum, çünkü kahvesinden çok pastalarıyla ünlü bir mekanda neden "oldukça" tatlı bir kahve içilmesin?

keyifle yazdığım viyana kahveleri yazımı, ülkemizde de ziyadesiyle okunan avusturyalı yazar stefan zweig'in dediği gibi; "viyana kahveleri ikinci bir evdir" diyerek bitirmek istiyorum. genellikle küçük metrekareli dairelerde yaşayan viyanalılar, bu zarif kahvehaneleri kendi "oturma odaları" veya arkadaşlarıyla buluşabilecekleri "ikinci evleri" olarak görerek çok çok iyi etmişler.. bugün yaşasalar yine aynı şeyi düşünürler miydi bil(e)mem, ancak gözlemlediğim şu ki; günümüzde dahi bu kahvehaneler yalnızca bir şeyler içme mekanları değil, viyana şehrinin belleği olmaya devam ediyorlar..

bir şehir için ne mutlu bir şey bu! 

sevgiler,

x

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PRAIA DO GUINCHO

PALMA DE MALLORCA

VENEDIK "13 yıl sonra yeniden..."