9 Aralık 2021 Perşembe

Kuzey Ege'de Olmak

Merhaba!

Kuzey Ege'de olmak, sahillerden el etek çektikten sonraki sonbahar günlerinde beni çok daha mutlu ediyor. "Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim" demiş ya hani Cemal Süreyya.. İçim buna benzer hislerle doluyor.. 

Pandeminin sınır ötesi seyahatleri bir süre beklemeye alması nedeniyle, şehrin kalabalığından uzaklaşmak istediğimiz her an rotamız Kuzey Ege'ye döndü haliyle.. Gerçi sınır ötesi de olsa biz pek Ege ya da Akdeniz sahillerinden ayrı düşmezdik ailece.. Gözümüzün her değdiği yerden hayat fışkıran bir coğrafyadan nasıl ayrı düşer ki bir insan zaten? 

2021 yılının Ekim ayında, kısacık da olsa, bir anda karar verip ve bir çırpıda valiz hazırlayıp kendimizi yolda bulduğumuz bir Kuzey Ege seyahatimiz oldu. Ay bittiğinde içim hala yaptığımız seyahatin güzel hisleriyle doluydu ve 1 Kasım'a minnet içinde merhaba derken buldum kendimi..

Seyahat hasat dönemiydi aslında tam olarak.. Zeytin ağaçlarının altına serilmeye başlanmış beyaz ya da koyu yeşil brandalar yol boyunca gözümüze değiyordu.. O tatlı telaşların yaşandığı zeytinliklerden geçerken arabanın frenine basıp bereket diledik yerli halka.. Yüzleri daha da aydınlandı her seferinde.. İletişim ne güzel, ne büyülü bir şey değil mi? İnsanların mimiklerini bir anda gevşetebiliyor.. Ve ben bu etkileşim halini çok seviyorum.. 

Zamanlamanın da harikalığı sayesinde erken hasat edilmiş zeytinyağı tadımı yapma şansına da nail olduk bu seyahatte.. Tazecik ekmeğin içini zeytinyağına bandırıp ağzımıza attığımız o ilk yudum nasıl muazzam bir mutluluktu ve damağımızda nasıl bir lezzet bıraktı tahmin ederseniz.. "Yalnızca bu tadım anı için bile yol yapılırdı" dedik sevgiliyle birbirimize..


Beslenme yalnızca ağız yoluyla olmuyor, sanırım bu konuda hemfikir olmalıyız. Hoş, olmasak şu an, bu blogda olmanın ve beni okumanın ne anlamı kalır inan bilemiyorum.. Manevi beslenmemi ne kadar önemsediğim düşünülürse, aslında sadece ve sadece denize bakmak için seyahat ettiğimi yazarsam okuyan kimsenin beni tuhaf karşılayacağını sanmıyorum.. Meditasyon ihtiyacım gerçekten olmadı bu seyahatte, ama kayaların üzerinde yoga yapmayı çok çok sevdim.. Denge her zaman kolay bulunmuyorsa hayatta, yoga da neden düz bir zemin üzerinde yapılmak zorunda olsun ki!? 

Bulunduğumuz yer Sivrice'de yani Assos'un bir miktar daha ilerisinde kaldığı için bir Aristoteles okumasıyla taçlandırdım bu kısa seyahatimi.. İnsanı hayretler içinde bırakan tahlilleri ile Aristotales'e kendimi daha da yakın hissetmemi sağladı bu okuma. Ara ara Retorik anlayışını ya da Aristoteles'in yaşamına dair ilgi çekici noktaları bir kayanın ya da duvarın üzerine çıkıp halka seslenir gibi anlattım benimkilere.. Bunu yapmayı, öğrendiklerimi bu şekilde pratik edip aklıma daha da kazımayı seviyorum çünkü.. Yoksa pratiği yapılmayan, tekrarlanmayan her bilgi geri dönüşüm kutusuna gidiyor, çöpe dönüyor, biliyorsunuzdur..



Menekşe vakti doldurulmuş kadehler ve tazecik mezeler oldu masamızda.. Kulağımızda zaman zaman sevdiğimiz müzikler, zaman zaman da yalnızca denizin sesi olsun istedik.. Erken başlayıp, tertemiz havanın erken sonlandırdığı, ancak ayın denize vuran şavkını görmeden odamıza çekilmediğimiz nefis akşamlardı. Sabah gün doğumuna çabasız kalkacak olmanın huzuru ile yumduk gözlerimizi.. Aynı huzurla da bir çırpıda uyuyuverdik zaten..

Çevre köylerde dolandık hiç telaşsız.. Taş evlerin hakim olduğu köyleri çok sevdik, ama yörenin genel mimarisini bozan betonarme binaları sevimsiz bulduk.. Doğa zaman zaman kendimizi İskoçya kırsalında hissettirdi dersem, abartmış olmam. Outlander'ı da bolca andık bu vesileyle.. Koyun ve inek sürülerinin özgürlüklerine imrendik.. Sünger hissi veren ve adeta el ile şekillendirilmiş gibi duran çalıları aşırı ilginç bulduk.. Gökyüzünü sevdik, bulutları bir şeylere benzetme oyunumuzu oynadık, camlarımızı sonuna dek açıp rüzgarı yüzümüzün her zerresinde hissettik... Bunların hepsini hissede hissede yaşadık..  

Kaldığımız minik aile oteli öyle kendine has ve öyle çabasız bir güzellikti ki; bir süre tek oda olup sessizliğin tadına varırken, daha sonra gelen misafilerden birinin ülkenin önemli şarap üreticilerinden biri ve diğerinin de bir zeytinyağı sıkım fabrikasının sahibi olması bize nasıl iyi geldi sanırım bunu da tahmin edebilirsiniz.. Seçme hakkımız olsa daha iyi bir yan oda komşusu bulamazdık.. :)






Bu seyahati elbette bir antik Yunan deneyimi ile tamamlamamak olmazdı.. Açıkçası ben bile kendime yakıştırmazdım bunu.. Ama hayır, istikamet Assos Antik Kenti olmadı.. Daha önce detaylıca gördüğümüz bir yere yeniden zaman ayırmak yerine (ki aşırı severim), Sivrice'ye yaklaşık kırk dakika uzaklıkta bulunan Gülpınar Köyü'ne doğru yol aldık ve Troas'ın kült merkezlerinden biri olan Apollon Smintheion Kutsal Alanı'nı ziyaret ettik.. Geç Hellenistik Dönem'in Ion stilinde yapılmış kutsal alanlarından biri olan Apollon Smintheion ve yerleşimleri M.Ö.5000 yıllarına dek tarihlenmiş durumda.. Kutsal alan içindeki M.Ö.150 yılında yapıldığı söylenen Apollon Tapınağı hakkında, Troas bölgesinde çıkartılmış kalıntılar arasında Ion stilinde yapılmış tek yapı olduğu da söyleniyor.

Bizi ziyaret öncesi bu tapınağa dair heyecanlandıran iki önemli nokta vardı. Onları da size aktarmak isterim. İlki tapınağın konusunu Homeros'un İlyada'sından almış olması ve tapınağın sütunlarında destanda bahsi geçen bazı sahnelerin kabartmalarının bulunması.. Daha önce duvarlarda ya da mermer lahitlerde bu tip kabatmalar görülmemiş değil elbette, ancak tarihte ilk kez İlyada sahneleri bir tapınakta kullanılmış. Bu anlamda ne kadar önemli olduğunu tahmin edebilirsiniz..

Kalıntıların tamamını burada görme şansımız yoktu, zira kabartmaların bir kısmı çoktan Troya Müzesi'ne gönderilmişti, ama mevcutları görecek olmak hakikaten büyük bir heyecandı bizim için.. (Tamamının 120 mt olduğu tahmin edilen kabartmaların ancak 24 mt'si ortaya çıkmış bu güne dek). Ve fakat mevsim nedeniyle eserler depoya kitlendiğinden ve görevlinin deponun kapılarını açma izni olmadığından bu şansımızı kullanamadık biz ve heyecanımız kursağımızda kaldı.. Ama bu durumu, bölgeyi yeniden ziyaret etme nedeni olarak algılamayı tercih ettik..

Atlamadan hemen anlatmak istediğim bir küçük detay daha var Semintheion ile ilgili. Bu kutsal alanda kazılar başlamadan evvel bir zeytinyağı fabrikası bulunurmuş. 80'li yılların başında bu fabrika binası önce kamusallaştırılmış, sonra yıkılmış ve sonrasında da kazı çalışmalarına başlanmış. Depo alanı dediğim yer ise bu alanda bulunan diğer fabrikanın restore edilmiş bir bölümü oluyormuş.. 
  
Bizim Apollon Smintheion'u önemsediğimiz ikinci nokta ise; Tanrı Apollon'un fare, yani "Sminthos" adı altında ilk kez burada anılmış olması.. Zamanında şehrin sakinleri tarla farelerinin neden olduğu büyük veba felaketini Apollon'a yakararak ve Apollon'un okları sayesinde atlatabilmişler çünkü.. Kaynaklara göre, Troya Savaşı'nda Troya'nın tarafında olan Apollon'a (Zeus ve Leto'nun oğluna) sunulan şükranın bir ifadesi bu tapınak.. 


Ayrıca bir bonus heyecan daha vardı bizi bekleyen.. Tapınağa Pandemi öncesi monte edilmiş maket fareleri görme imkanımız olacaktı. Gördük de nihayetinde.. Hikayesini bilerek farelerle karşılaşmak da güzel oldu açıkçası.. Farelerin tipleri birbirinden farklıydı. Kimi Apollon'a dua ediyor gibiydi kimi mutlu kimiyse üzgün.. Fiziksel özellikleri de birbirinden farklıydı hepsinin.. Bu yerleştirme çalışmasını görmek Alpcan açısından da çok eğlenceli bir aktivite oldu.. O nedenle yürekten tavsiye edebileceğim bir ziyaret olacağına şüpheniz olmasın..  




Sevgiler, 
Lulu
x

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder