9 Aralık 2021 Perşembe

Kuzey Ege'de Olmak

Merhaba!

Kuzey Ege'de olmak, sahillerden el etek çektikten sonraki sonbahar günlerinde beni çok daha mutlu ediyor. "Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim" demiş ya hani Cemal Süreyya.. İçim buna benzer hislerle doluyor.. 

Pandeminin sınır ötesi seyahatleri bir süre beklemeye alması nedeniyle, şehrin kalabalığından uzaklaşmak istediğimiz her an rotamız Kuzey Ege'ye döndü haliyle.. Gerçi sınır ötesi de olsa biz pek Ege ya da Akdeniz sahillerinden ayrı düşmezdik ailece.. Gözümüzün her değdiği yerden hayat fışkıran bir coğrafyadan nasıl ayrı düşer ki bir insan zaten? 

2021 yılının Ekim ayında, kısacık da olsa, bir anda karar verip ve bir çırpıda valiz hazırlayıp kendimizi yolda bulduğumuz bir Kuzey Ege seyahatimiz oldu. Ay bittiğinde içim hala yaptığımız seyahatin güzel hisleriyle doluydu ve 1 Kasım'a minnet içinde merhaba derken buldum kendimi..

Seyahat hasat dönemiydi aslında tam olarak.. Zeytin ağaçlarının altına serilmeye başlanmış beyaz ya da koyu yeşil brandalar yol boyunca gözümüze değiyordu.. O tatlı telaşların yaşandığı zeytinliklerden geçerken arabanın frenine basıp bereket diledik yerli halka.. Yüzleri daha da aydınlandı her seferinde.. İletişim ne güzel, ne büyülü bir şey değil mi? İnsanların mimiklerini bir anda gevşetebiliyor.. Ve ben bu etkileşim halini çok seviyorum.. 

Zamanlamanın da harikalığı sayesinde erken hasat edilmiş zeytinyağı tadımı yapma şansına da nail olduk bu seyahatte.. Tazecik ekmeğin içini zeytinyağına bandırıp ağzımıza attığımız o ilk yudum nasıl muazzam bir mutluluktu ve damağımızda nasıl bir lezzet bıraktı tahmin ederseniz.. "Yalnızca bu tadım anı için bile yol yapılırdı" dedik sevgiliyle birbirimize..


Beslenme yalnızca ağız yoluyla olmuyor, sanırım bu konuda hemfikir olmalıyız. Hoş, olmasak şu an, bu blogda olmanın ve beni okumanın ne anlamı kalır inan bilemiyorum.. Manevi beslenmemi ne kadar önemsediğim düşünülürse, aslında sadece ve sadece denize bakmak için seyahat ettiğimi yazarsam okuyan kimsenin beni tuhaf karşılayacağını sanmıyorum.. Meditasyon ihtiyacım gerçekten olmadı bu seyahatte, ama kayaların üzerinde yoga yapmayı çok çok sevdim.. Denge her zaman kolay bulunmuyorsa hayatta, yoga da neden düz bir zemin üzerinde yapılmak zorunda olsun ki!? 

Bulunduğumuz yer Sivrice'de yani Assos'un bir miktar daha ilerisinde kaldığı için bir Aristoteles okumasıyla taçlandırdım bu kısa seyahatimi.. İnsanı hayretler içinde bırakan tahlilleri ile Aristotales'e kendimi daha da yakın hissetmemi sağladı bu okuma. Ara ara Retorik anlayışını ya da Aristoteles'in yaşamına dair ilgi çekici noktaları bir kayanın ya da duvarın üzerine çıkıp halka seslenir gibi anlattım benimkilere.. Bunu yapmayı, öğrendiklerimi bu şekilde pratik edip aklıma daha da kazımayı seviyorum çünkü.. Yoksa pratiği yapılmayan, tekrarlanmayan her bilgi geri dönüşüm kutusuna gidiyor, çöpe dönüyor, biliyorsunuzdur..



Menekşe vakti doldurulmuş kadehler ve tazecik mezeler oldu masamızda.. Kulağımızda zaman zaman sevdiğimiz müzikler, zaman zaman da yalnızca denizin sesi olsun istedik.. Erken başlayıp, tertemiz havanın erken sonlandırdığı, ancak ayın denize vuran şavkını görmeden odamıza çekilmediğimiz nefis akşamlardı. Sabah gün doğumuna çabasız kalkacak olmanın huzuru ile yumduk gözlerimizi.. Aynı huzurla da bir çırpıda uyuyuverdik zaten..

Çevre köylerde dolandık hiç telaşsız.. Taş evlerin hakim olduğu köyleri çok sevdik, ama yörenin genel mimarisini bozan betonarme binaları sevimsiz bulduk.. Doğa zaman zaman kendimizi İskoçya kırsalında hissettirdi dersem, abartmış olmam. Outlander'ı da bolca andık bu vesileyle.. Koyun ve inek sürülerinin özgürlüklerine imrendik.. Sünger hissi veren ve adeta el ile şekillendirilmiş gibi duran çalıları aşırı ilginç bulduk.. Gökyüzünü sevdik, bulutları bir şeylere benzetme oyunumuzu oynadık, camlarımızı sonuna dek açıp rüzgarı yüzümüzün her zerresinde hissettik... Bunların hepsini hissede hissede yaşadık..  

Kaldığımız minik aile oteli öyle kendine has ve öyle çabasız bir güzellikti ki; bir süre tek oda olup sessizliğin tadına varırken, daha sonra gelen misafilerden birinin ülkenin önemli şarap üreticilerinden biri ve diğerinin de bir zeytinyağı sıkım fabrikasının sahibi olması bize nasıl iyi geldi sanırım bunu da tahmin edebilirsiniz.. Seçme hakkımız olsa daha iyi bir yan oda komşusu bulamazdık.. :)






Bu seyahati elbette bir antik Yunan deneyimi ile tamamlamamak olmazdı.. Açıkçası ben bile kendime yakıştırmazdım bunu.. Ama hayır, istikamet Assos Antik Kenti olmadı.. Daha önce detaylıca gördüğümüz bir yere yeniden zaman ayırmak yerine (ki aşırı severim), Sivrice'ye yaklaşık kırk dakika uzaklıkta bulunan Gülpınar Köyü'ne doğru yol aldık ve Troas'ın kült merkezlerinden biri olan Apollon Smintheion Kutsal Alanı'nı ziyaret ettik.. Geç Hellenistik Dönem'in Ion stilinde yapılmış kutsal alanlarından biri olan Apollon Smintheion ve yerleşimleri M.Ö.5000 yıllarına dek tarihlenmiş durumda.. Kutsal alan içindeki M.Ö.150 yılında yapıldığı söylenen Apollon Tapınağı hakkında, Troas bölgesinde çıkartılmış kalıntılar arasında Ion stilinde yapılmış tek yapı olduğu da söyleniyor.

Bizi ziyaret öncesi bu tapınağa dair heyecanlandıran iki önemli nokta vardı. Onları da size aktarmak isterim. İlki tapınağın konusunu Homeros'un İlyada'sından almış olması ve tapınağın sütunlarında destanda bahsi geçen bazı sahnelerin kabartmalarının bulunması.. Daha önce duvarlarda ya da mermer lahitlerde bu tip kabatmalar görülmemiş değil elbette, ancak tarihte ilk kez İlyada sahneleri bir tapınakta kullanılmış. Bu anlamda ne kadar önemli olduğunu tahmin edebilirsiniz..

Kalıntıların tamamını burada görme şansımız yoktu, zira kabartmaların bir kısmı çoktan Troya Müzesi'ne gönderilmişti, ama mevcutları görecek olmak hakikaten büyük bir heyecandı bizim için.. (Tamamının 120 mt olduğu tahmin edilen kabartmaların ancak 24 mt'si ortaya çıkmış bu güne dek). Ve fakat mevsim nedeniyle eserler depoya kitlendiğinden ve görevlinin deponun kapılarını açma izni olmadığından bu şansımızı kullanamadık biz ve heyecanımız kursağımızda kaldı.. Ama bu durumu, bölgeyi yeniden ziyaret etme nedeni olarak algılamayı tercih ettik..

Atlamadan hemen anlatmak istediğim bir küçük detay daha var Semintheion ile ilgili. Bu kutsal alanda kazılar başlamadan evvel bir zeytinyağı fabrikası bulunurmuş. 80'li yılların başında bu fabrika binası önce kamusallaştırılmış, sonra yıkılmış ve sonrasında da kazı çalışmalarına başlanmış. Depo alanı dediğim yer ise bu alanda bulunan diğer fabrikanın restore edilmiş bir bölümü oluyormuş.. 
  
Bizim Apollon Smintheion'u önemsediğimiz ikinci nokta ise; Tanrı Apollon'un fare, yani "Sminthos" adı altında ilk kez burada anılmış olması.. Zamanında şehrin sakinleri tarla farelerinin neden olduğu büyük veba felaketini Apollon'a yakararak ve Apollon'un okları sayesinde atlatabilmişler çünkü.. Kaynaklara göre, Troya Savaşı'nda Troya'nın tarafında olan Apollon'a (Zeus ve Leto'nun oğluna) sunulan şükranın bir ifadesi bu tapınak.. 


Ayrıca bir bonus heyecan daha vardı bizi bekleyen.. Tapınağa Pandemi öncesi monte edilmiş maket fareleri görme imkanımız olacaktı. Gördük de nihayetinde.. Hikayesini bilerek farelerle karşılaşmak da güzel oldu açıkçası.. Farelerin tipleri birbirinden farklıydı. Kimi Apollon'a dua ediyor gibiydi kimi mutlu kimiyse üzgün.. Fiziksel özellikleri de birbirinden farklıydı hepsinin.. Bu yerleştirme çalışmasını görmek Alpcan açısından da çok eğlenceli bir aktivite oldu.. O nedenle yürekten tavsiye edebileceğim bir ziyaret olacağına şüpheniz olmasın..  




Sevgiler, 
Lulu
x

13 Temmuz 2021 Salı

Pandemi Psikolojisi ve CLUB MARVY

Selam!

Dünya tarihinin belki de en büyük psikolojik deneyinin içinde olmamız, kişisel olarak bana -eminim ki bir çoğunuza da- hala inanılmaz geliyor değil mi? Bu zamanları, ben kendi adıma mümkün olan en verimli şekliyle değerlendirmeye çabalıyor ve güven duygumun eksilmemesi için kendi doğrularımdan ve kararlarımdan şaşmamaya gayret ediyorum. Bu çabanın kolay olduğunu ise asla söyleyemem, zira Harvard Üniversitesi'nden yayınlanmış bir makalede de çok güzel ifade edildiği gibi; bu sürecin kişiler üzerinde bir dayanıklılık testi gibi algılanabileceğine benim de aklım yatmış durumda.. Yazıda nefis bir metafor da kullanılmış; "Dal, büküldüğünde bükülür, ama kırılmaz; bunun yerine geri yaylanır ve büyümeye devam eder."

Metafor hakikaten çok yerinde, ancak vücudumuzun ne tepki vereceğini kesinlikle bilemediğimiz bir virüs tehdidi, bu tehdidin sevdiklerimizi elimizden alabilme ihtimalinin getirdiği endişe, evlere kapanmış olmanın -ilk birkaç haftalık heyecan sonrası- getirdiği yalnızlık duygusu, ki özellikle de tek başına yaşayan ya da birliktelikleri halihazırda zedelenmiş çiftler için bu süreç yanında getirdiği belirsizlik beraberinde pek de kolay olmadı, hala da olamıyor..

Tüm bu sürece ekonomik kaygılar da eklendiğinde depresyona giren ya da çareyi antidepresan kullanmakta arayan insan sayısının da çok ciddi boyutlara ulaştığını sanırım siz de gözlemliyorsunuzdur.. Haberlerden ziyade insan kendi yakın çevresinde bile bu çareyi sıkça işitir oldu galiba.. 

Ben kişisel olarak dayanıklılığımı en önce uzun yıllardır devam eden meditasyon hayatıma ve bu sayede edindiğim bakış açıma borçluyum diyebilirim.. Bu nokta çok önemli, zira bu durum zaman içinde ailemi de etkisi altına alan nefis bir düşünce bulutuna dönüştü ve sanki kendi fanusumuzda yaşıyormuşcasına darbelerden mükemmel bir şekilde korunmamıza yardımcı oldu.. Netice evren bize özüne git, geleneksel olana dön ve biçeceğin günler gelene dek ekmeye devam et demiyor mu? Evimizin huzuru, birbirine her zaman alan açmış bir ilişkiye dahip olmanın rahatlığı ve Alpico'nun okul hayatındaki sorumluluk bilinci de bu süreci daha da kolay kıldı bizim hanemizde diyebilirim.. Evimize daha çok vakit ayırmayı hep istediğimizden, zorunluluk dahilinde bile olsa bunu başardık. Kendimize, hobilerimize, kitaplarımıza, bedenlerimize, filmlere (dizilere değil), belgesellere çok daha ve daha verimli zamanlar ayırdık.. 

Büyük şehirde yaşayan ve her tatil fırsatını şehirden kaçmak olarak gören şanssız azınlıktan olduğumuzdan, sanırım en zorlandığımız şey; ister kısa ister uzun olsun, lezzetini doyasıya çıkardığımız tatillerimizden uzak kalmak oldu.. İptal edilen uçak biletleri ve oteller çok tatsızdı elbette, ama önce sağlıktı, zaten kimsenin gözü de sağlık dışında bir şey görüyordu diyemem... 

19 Mart 2020 ve normalleşmeye başladığımız Haziran 2020 aylarına dek evimizden yürümek ve alışveriş yapmak dışında uzaklaşmadık. İlk normalleşme zamanları başladığında ise Bodrum'daki anne evi ve en güvenli yol olduğuna inandığımız tekne tatili dışında farklı bir seyahat planlaması yap(a)madık..

İkinci dalga ve ardından gelen kapanmalar sonrası 2021 yılına izole tatil arayışlarımızı hızlandırarak girdik tahmin edersiniz ki.. Buna önem verdik, zira belli ki daha uzun süre bu virüs gerçeği ile yaşayacaktık ve kendimize bu anlamda alternatifler yaratmamız şarttı.. Süreç uzadıkça, zorunlulukların canımızı sıkmaya başlaması pek ala muhtemeldi ve sosyalleşmeye -aşı takvimimiz belirsiz olsa da- ucundan kıyısından da olsa yaklaşmalıydık.   

Karavan deneyimimizi bir önceki postta anlatmıştım. Hakikaten bize nefes aldıran bir kısa tatil olmuştu. İkinci tatilimiz ise bir otel oldu..Hem de hayatı boyunca büyük otelleri sevmemiş ve mecburi durumlar dışında büyük otellerde konaklamayı tercih etmemiş bir çift için oldukça iddialı bir seçimle... 


Club Marvy açıldığı günden beri aklımın bir köşesinde olan, ve fakat yurt içinde tatil yapmayı pek tercih etmediğimizden bir türlü deneyimleme şansı bulamadığımız bir işletmeydi. Fırsat bu fırsat diyerek, henüz normalleşme de başlamadan ve kalabalıklar tatil yörelerine akın etmeden Marvy araştırmasına girdik. Mayıs ayı, Bey'in doğum gününü de içerdiğinden bize nefis bir bahar tatili fırsatı sunacak ve yazın yapacağımız muhtemel tatillere dek bünyemizi dengede tutabilecekti.. Çok zor karar verdik diyemem. Web sitesi görselleri ve alakart restoran avantajı sayeside bir hayli hızlı karar verebildik kendisi için.. İnsan bir işletmede Şemsa Denizsel ismini görünce zaten pek de fazla kafa yormak istemez diye düşünüyorum.. (Nişantaşı sakinleri ve Kantin sevenler beni anlar mutlaka)

Marvy beklentimin çok daha üzerinde bir büyüklüğe sahipti. Biraz korkmadık değil aslında, fakat bu büyüklük, hem Mayıs ayının getirisi hem de işletmenin %50 kapasite ile çalışması sayesinde daha da keyifli bir tatil deneyiminin yolunu açtı bizim için.. 



İşletmede +18 için ayrı konseptler hazırlanmıştı. İsterseniz çocuklu aile plajından da yararlanabiliyorsunuz elbette, ama çocuksuz olanların yeri daha çok +18 plajı oluyordu. Çocuklu olup bizim gibi kimseye zararı olmayan aileler ise iskele üzerinde takılabiliyordu. Ez azından bir genelde bunu tercih ettik.. Çok da keyifli dolu.. Açıkçası hem sakinlik hem de deniz anlamında da iskeleden girmek çok daha iyi bir karardı, zira Club Marvy, Özdere'de kendilerine ait bir koyda (Kesre Körfezi diye geçiyor) konumlanmış olsa da denizi mükemmeldi diyemem.. Suyun rengi biraz bulanık, sahili fazlasıyla sığ ve denizi -neredeyse- her daim dalgalı olduğundan, her ne kadar Alpcan dalgalarda aşırı eğlenmiş olsa da denize girmek büyük bir keyif vermiyordu.. Bu nedenle deniz için büyük beklentilerle Marvy rezervasyonu yapmanızı "nacizane" önermem.. Bu beklentiye girmezseniz, şüphesiz ki tatilden çok daha büyük bir keyif alırsınız diye inanıyorum..


Infinity Pool, yani Sonsuzluk Havuzu otelin en keyifli noktalarından biriydi diyebilirim. Misafir kapasitesinin sınırlı olması avantajıyla, güven duygumuzu yitirmeden havuza bile girebildik ki bunu hiç hesaba katmamıştık..

Engin Ege Denizi'ni bu havuzun içindeyken doyasıya izlediğimi ve zamandan ve mekandan bağımsız olarak biraz meditasyon, bol bol nefes çalışmasını burada yaptığımı, rüzgarı yüzümde hissetmeye doyamadığımı söyleyebilirim... Çok keyifliydi hakikaten..


Çocuklar için kocaman, yaş aralığı belirlenmiş ve belirli saat aralıklarında açılan aquaparkın olduğunu da ayrıca belirtmeliyim.. Alpcan hem arkadaş edindi bu sayede hem de baba-oğul çok eğlenceli dakikalar geçirdiler.. Eh bu anlar benim de kitabımla sessizliklere gömüldüğüm, hayır denmez zamanlarım oldu.. 

Çocuk demişken, aileler çocuklarını Kids Club'a da emanet edebiliyordu otelde ve yanılmıyorsam iki farklı yaş aralığında içerikli aktivitelerle çocuklara keyifli bir zaman yaratılıyordu.. Kesinlikle klasik büyük otellerin çocuk kulüplerinin görüntüleri gelmesin gözünüze... 




Yemeklerdeki özen, tek bir çeşidin bile "öylesine" yapılmamış olduğuna ikna olmak, gelen misafir çehresinin az çok ihtiyacımız olan seviyede seyretmesi (son yıllardaki bozulmayı kimse inkar edemez sanırım) ve otel personelinin adeta tatilimizi mükemmel hislerde tamamlamamız için yaptığı işbirliği bizi Marvy kararımızdan kesinle pişman etmedi.. Hatta aksine, sezonda olmasa da sezon öncesi ve sonları için nefis bir alternatif olarak daima aklımızda yer edeceğe benziyor..

Beş ayrı alakart restoranı vardı otelin. Michelin yıldızlı şef Cristina Bowerman'ın Buono Italiano restoranı dışındakiler ücretsizdiler, ancak hem +18 durumunu dikkate almak hem de yer kapasitesi açısından günlük olarak rezervasyon yapmak gerekiyordu.. Bu rezervasyonları da yine otelin aplikasyonu üzerinden yapabiliyordunuz. (Zorluk yaşarsanız, Marvy Assist'ten her an destek alabilirsiniz.)

Bu alakart restoranların her biri birbirinden farklı menülerle 5 ayrı gece 5 apayrı yemek deneyimi sunuyordu misafirlerine. Favorimiz gün batımı vakti gidip denizin yanı başına oturduğumuz İskele Meyhane'ydi diyebilirim. Ege lezzetlerine Şemsa'nın eli değmişti bir kere, nasıl olmasın? Yedi tane bar alternatifi ise şahane bir başka avantajdı otelde.. Yemek öncesi apritivosu için Luvi Bar ve imza kokteyllerine, ayrıca da müzik seçimlerine kesinlikle bayıldık..


Bu arada izolasyon konusunda bayıldığım bir uygulamaları da vardı bahsetmek istediğim. Plajlarda, havuz kenarlarındaki şezlonglarda ya da otel bünyesindeki barlarda barkod ve numara sistemi sayesinde siparişlerinizi kimseyle temas etmeden otelin kendi uygulaması üzerinden verebiliyor ve böylece "siparişim unutuldu", "garson beni görmedi" gibi durumlarla karşılaşmıyordunuz.. Son derece medeni bir uygulamaydı.. Umarım pandemi bitse de devam ederler bu uygulamaya..


Marvy Aktivity programı yine aplikasyon üzerinden ya da otelin belirli yerlerine konmuş panolardan takip edilmeli diye düşünüyorum.. Farklı farklı yoga seansları, fitness ve dans dersleri, meditasyon alanlarında yapılan grup çalışmaları ve sezonda verilen konserler bu panolardan yayınlanıyorlar ve tatilinizi renklendiriyorlar kesinlikle.. Açıkçası biz herhangi bir aktivite programına katılmadık, ancak sessizlik meditasyonunun yapılacağı yeri, otelin doğal florasını tanımak için yaptığımız uzun yürüyüşlerde görünce bu karardan biraz pişman olmadık diyemem.. 


"Aile Sanat Günü" adıyla bir rutin haline gelmiş müze ve galeri ziyaretlerimizi pandemi nedeniyle çok özlemişken Atelier Marvy bize ilaç gibi gelen bir aktivite oldu. İşletmenin sanat projelerini Ferhan İstanbullu yaptığından ortaya çıkan işler de son derece tatmin ediciydi haliyle.. Bizim seyahatimiz "Yeşilmişik" sergisinin açılış zamanına da denk geldiğinden, ailece çok keyifli birkaç saat geçirmemize vesile oldu..


Uzun lafın kısası; Marvy'i sevdik biz. Bir kere kendimizi asla güvensiz hissetmedik ki şu dönemde benim en önemsediğim duygu bu.. Bir hijyen sorunuyla da karşılaşmadık ki bu da pek sevindiriciydi. Kapalı alanlara odamız dışında pek girmedik. Yalnızca sabah kahvaltısı alakart olmadığından, terasta ve açık havada kahvaltı etmeden evvel ortak alandaki ana restoranın açık büfesinden yararlanmak için kapalı alana girmemiz gerekliydi. Ancak, restoran girişinde her maskesiz misafire nezaket içinde tek kullanımlık ve kişiye özel paketlenmiş maskeler dağılıyordu ve bu, başlı başına bir güven hissi veriyordu diğer misafirlere..  

İyi yemek, hatta çok iyi yemek, nitelikli kahve, imza kokteyller, güleryüzlü bir çalışan kadrosu ve insanın içini açan bir doğal flora eşliğinde geçen Marvy günlerimizi tavsiye ederim pek tabiki.. 

Sevgiler
Lulu
x



7 Haziran 2021 Pazartesi

KARAVAN TATİLİ


Selam,

İnsanın her türlü duruma ve ortama alışma kapasitesi ne kadar şaşırtıcı değil mi? Yalnızca filmlerde mümkün olabileceğini düşündüğümüz zamanlardan geçiyoruz.. Her şey son derece hızlı ve devinimsel... Korkuyla ve endişeyle başlayan günler kısmen de olsa sakinledi diyebiliriz. Ve artık içinde bulunduğumuz durum, bir bakımdan yaşam şeklimiz haline dönüşmeye başlamış bile olabilir.

Elbette yaşadığımız süreç hem maddi hem de manevi olarak güven duygularımızı sarsıp, aklımızı sınarken ve de sevdiklerimiz için gerçekten endişe etmenin ne demek olduğunu bize deneyimletirken, diğer yandan da doğanın ve de yaşamın tam olarak içinde olmanın ne denli kıymetli olduğunu da bize öğretti..

Bu anlamda, kendi içsel gelişimine odaklanan her bireyin bu günleri nefis pratiklerle ve olumlamalarla kendi hanesine artı olarak yazdığına eminim.. Öyle yapmışsanız ne mutlu size.. 

Seyahatlerimize gelirsem; onlar da epey kökten değişimler yaşadı bu süreçte.. Herkes izolasyonun en üst seviyede seyrettiği alternatiflerin peşinde dolanıyor doğal olarak.. Biz ise çekirdek aile olarak daha sakin ve daha az insanın bulunduğu yerlere seyahat etmeye daima meyilli olduğumuzdan bu anlamda çok sıkıntı yaşadık ya da yaşıyoruz diyemem.. O nedenle de yaratabildiğimiz birkaç güvenli tatil ortamı bizi yine mutlu etmeye devam ediyor.. Ancak bizi zorlayan kısım; sınırların kapalı olması nedeniyle aradığımız sakinliği yurt içinde bulmaya çabalamak dersem, yalan söylemiş olmam. Bu konuda o kadar tecrübesiziz ki; karar aşamasında, yakın çevremizden yaşam algısı bizimle paralel olan arkadaşlarımızın tecrübelerinden faydalanmaya önem veriyoruz..

KARAVAN, BİR KIŞ TATİLİ ALTERNATİFİ OLABİLİR Mİ? 

Pendemi zamanlarında kendimizi en güvenli hissettiğimiz tatil şekli kesinlikle tekne tatili olmuştu. Hala en güvenli ve izole yolun bu olduğuna inanıyorum. Özellikle de yaz aylarında... Kış ayları ise bu anlamda daha zorlayıcı bir karar süreci gerektiriyor, zira bir otele gitmek, hele hele de vaka sayıları yüksek seyrederken buna cesaret etmek en azından bizim için pek mümkün değil.. Mesela kayak yapan bir aile olmamıza rağmen, bu sene kayak tatilimizi hiç tereddütsüz es geçmek durumdaydık.

Ancak Bey'in hep aklında olan ve deneyimlemek istediği "karavan tatili" kış aylarında nefis bir alternatif oldu bizim için. Karavan genelde yaz aylarına eş düşen bir tatil şekli gibi dursa da, kış aylarına da uyarlanabileceğini size tatlı tatlı anlatmaya çalışacağım..

HANGİ KARAVAN?

Ocak ayı sonlarında, virüsün yaşattığı ikinci dalganın psikolojik ezilmişliği ile kıvranırken, her hafta sonu ülke çapında uygulanmaya başlanan karantina günlerini kısa bir tatil fikriyle renklendirmek istedik. Karavan kararımız ise, bu kısa tatili bir "deneyim" serüvenine dönüştürdü..

Sokağa çıkma yasağı nedeniyle, bir şirketten karavan kiralamak ve yolda olmak zaten mümkün olamayacağından, onun yerine seçimimizi Cunda'da bulunan Mola Otel'in Glamping alanındaki yerleşik karavanlardan birini kiralamaktan yana kullandık.

Mola, Cunda'nın merkezindeki otellerinden biri. İyi de bir işletme, ancak birçok Cunda oteli gibi denize kıyısı yok. Ve fakat, plaj olarak Milli Park alanı içinde bulunan Patriça Koyu'nda ayrı bir işletmesi daha bulunuyor. Karavanlar, bahar ve yaz dönemlerinde kurulan glamping çadırları deniz kenarındaki bu işletmenin hemen ardında bulunan zeytinliğe yayılmış durumda..


Mola Cunda'ya uğrayıp anahtarlarımızı teslim aldıktan sonra Milli Park içinden ve havanın da etkisiyle bir miktar zorlayıcı bir yoldan yaklaşık 20/25 dakikada karavanımızın olduğu araziye ulaştık. Bir otelden beklediğimiz tüm konfor, fotoğraflarda da gördüğümüz gibi karavanımızda bizi bekliyordu. Otel odası ile aralarındaki tek fark ise metrekaresiydi elbette.. Zaten bu işin felsefesi de bu dar alanda yaşayabilmeyi ve mutlu olmayı becerebilmekte saklı değil mi?

Aylardan Şubat olduğundan, glamping çadırları henüz bu zeytinlik üzerinde kurulu durumda değildi elbette. Birbirine yeterince uzakta olan üç yerleşik karavan ise ağaçlar arasından nefis bir görüntü sunuyordu.. Diğer karavanların birinde uzaktan tanıdığımız bir çift, diğerinde ise işletmenin kürek öğretmeni kalıyordu.. Günaydınlaşmalar, arada edilen kısa muhabbetler dışında her karavan oldukça izole, kendi merkezinde ve güven içindeydi..

Karavan içinde klima olduğu için ısınma konusunda bir sorun yaşamadık, hatta geceleri klimayı sık sık kapatma ihtiyacı hissettik bile diyebilirim. Gün içinde ise güneş öyle işimize yaradı ki; klimayı neredeyse hiç çalıştırmadık. Suyu, yerleşik bir karavanda olmamız nedeniyle kısıtlı olarak kullanmak zorunda değildik, ancak yine de bilinçli tüketim huyumuz nedeniyle mümkün olduğunca az kullanıp, kısa ama sıcacık duşlar alabildik. Tüm günün tatlı yorgunluğu sonrası o sıcak duş ve sıcak yatak nasıl iyi geliyordu anlatamam.... 

Etrafımızı zeytinlikler sarmalamışken, denizin kokusu burnumuza, sesi kulağımıza geliyorken, kuş sesleri ve gökyüzünün pastoral renkleriyle günü tamamlıyor ve dahası, dışarıda olduğumuz tüm anlarda maske takmıyorken ne kadar mutlu hissettiğimizi size tarif edebileceğimi sanmıyorum. Karavan tatili boyunca o anları yaşamanın ve orada ve yalnızca o anda bulunmanın tadına vardık diyebilirim..

Karavanımızdan çıkıp uzun uzun yürüyüşler yaptık ailece.. Doğa, patika yollar, yüzünü bizden üç gün boyunca esirgemeyen ve hatta denize ayaklarımızı bile sokmamızı sağlayan güneş, mevsim nedeniyle sık sık yürüyüşlerimizi maceraya dönüştüren çamur öbekleri ve sarılmaktan asla bıkmadığımız binlerce zeytin ağacı....

Doğa ile başbaşa nefis bir topraklama pratiği oldu bizim için bu tatil..








KARAVAN'a NASIL HAZIRLANDIK?

Mola'nın otelinde de daha evvel konaklamadığımızdan, karavan içindeki hijyen durumu bizim için bir soru işaretiydi, o nedenle tüm mutfak aracı ihtiyaçlarımızı kendi mutfağımızdan getirmeyi tercih ettik. İkea'nın meşhur kutuları sağolsun bu anlamda çok işimize yaradı. Alpico'nun legolarını geçici olarak evin muhtelif yerlerine yayıp, bu kutuları mutfak ihtiyaçlarımızı taşımak için kullandık. Bir kutu tabak/bardak/kadeh/tava/tencere gibi mutfak araçlarını, diğer kutu ise hazırlayacağımız pratik yemek ve kahvaltıların malzemelerini taşımamıza yetti. Açıkçası karavan içi malzemeler de son derece temiz ve düzenliydi, ama yine de bugün de gitsem yine malzemelerimizi kendim taşımayı tercih ederim..

Menü Oluşturma... 

Toplamda üç gece konaklayacaktık, ancak ilk gün yolda olmanın keyfine vara vara yolculuk edeceğimizden karavana geç bir saatte ulaşacak ve sıcak bir Chado çayı içip uyumaktan başka bir isteğimiz olmayacaktı.. O nedenle toplamda iki öğün öğle ve akşam ve üç öğün de sabah kahvaltısı menüsü hazırladık kendimize. Öğünlerin pratik tarifler olmasına dikkat ederken, sağlıklı beslenme disiplinimizden de uzaklaşmak istemedik elbette.. 

Karavanımızın önünde klasik, bank şeklindeki piknik masalarından vardı. Bu masada hem öğünlerimizi hem de güneşe karşı keyif yaparak kitap okuduğumuz saatlerimizi geçirdik.  

Kahvaltı ritüellerimizin iki sabahında, bir dilim ekşi maya ekmeği üzerine yumurta ve avokado koyarak güne pratik, ama vitamini ve minareli yerinde bir başlangıç yaptık. Son sabahımızda ise nohut mayası ve siyez unu ile yapılmış ekmeğimizle doyurucu bir tost hazırladık kendimize.. Dumanı tüten bir çayı içmenin keyfine ilk kez bu sabahlarda vardığımı söylersem gerçekten yalan olmaz. Yalnızca kahvaltılarda ve ağzı ıslansın diye çay veya kahve içen biri olduğumdan bu hissin gerçekten tadına vardım.. Yanında pek tabiki moka pot taşıyan Bey'in kahve saatlerine bile eşlik ettim diyebilirim benzer bir keyif alarak...

  

Öğle yemeklerinin birinde, yaz aylarında hazırlayıp sakladığımız domates püremiz sayesinde, uzun yürüyüşlerle kendisini yakabileceğimizi bilerek makarna partisi verdik ve kendisini doyasıya çatalladık.. Bir diğerinde peynir ve şarküteri keyfi yaptık uzun uzun... Ve diğerinde de bi Nişantaşı klasiği olan Tatbak'tan aldığımız vakumlu lahmacunlarımızı tavada ısıtıp, yanında bol yeşillikle yedik (lahmacunları yola çıkmadan hemen önce alıp, ilk öğlen yemeğinde tükettik).

Akşam yemeklerimiz genel olarak karavanımızın içinde yendi. Karavan önünde kocaman bir varilimiz vardı ve doğadan topladığımız çalı çırpı ile ateş de yaktık aslında bu varilin içinde, ama yine de gecenin keskin soğuğunda eziyet çekmeyi de tercih etmedik.. Dar alanda kısa paslaşmalarla ve sevdiğimiz müzikler eşliğinde, hem yemek hazırlamak hem de yemek çok çok keyifli oldu bizim için. Bir akşam İspanyolların doyurucu yemeği "tortilla de patatas" yaptık, bir diğerinde ton balıklı ama yeşilliği bol bol bir salata..


Geceleri buğu olan karavan camımız üzerinde filmler ya da komik kelimeler üzerinden adam asmaca ya da Uno oynadık.. Elimizdeki şartları bu şekilde değerlendirerek ne kadar eğlendiğimizi farketmek üçümüzün de pek hoşuna gitti. Filmsiz bir karavan olmaz diyerek, Alpico'nun 90'lar deneyimlerine nefis bir ekleme yapıp, Robin Williams ve Robert De Niro şahanesi Awakenings'i izledik. 

Bu kısa ama ruhumuza ilaç olan kaçamağın sonunda doğa ile iletişim kurmanın refahlığı vardı üçümüzün de üzerinde.. Hangi zaman dilimini ya da hangi işletmeyi tercih edersiniz bilemem, ancak -yaşam anlayışınız da bu tip bir tatile uygun ise- deneyimlemenizi çok tavsiye ederim..

Taze bir zihinle yapacağınız okumalar -ki ben biricik Homeros'umun lezzetine daha da vardım bu sayede-, gökyüzünün pastoral senfonisi eşliğinde içeceğiniz bir kadeh kırmızı şarap, sarıldığınız ve bir olduğunuz her bir zeytin ağacı iyi gelsin size dilerim...

Mitoloji sevdalısı biri olduğumdan, Şubat ayında olmamıza rağmen Yunanistan'da "Halcyon Days" olarak bahsedilen ve kış aylarında yazı hatırlatan günlere benzetilen ılık bir üç gün yaşattığı için Zeus'a şükran, Apollon ve Athene'ye de bin minnet..

sevgiler
lulu
x